Öne Çıkan Yayın

BOSNA'DA YAŞAM (AVANTAJLAR / DEZAVANTAJLAR)

İnsanın yabancı ülkede yaşamasının hem avantajları hem de zorlukları var. Öncelikle farklı bir kültürü, farklı bir milleti tanımak cidden...

23 Haziran 2015 Salı

MOSTAR


Bosna yüzölçümü olarak haritada küçücük görününce, her şehre çabucak ulaşılabilir izlenimi vermişti bana. Ancak yollar eski ve hayli dolambaçlı olduğu için, haritada kısacık görünen bir mesafe yola çıktığınızda uzuyor. Saraybosna’dan çıkıp Mostar’a ulaşmamız yol üzerinde uğradığımız Konjic köprüsü gibi birkaç tarihi yerden ötürü iki saati buluyor. Mostar’ın iklimi bile farklı, sabah yola çıktığımızda üşürken, Mostar’da kemiklerimiz ısınıyor.

Görmeden önce internette yaptığım araştırmaları kafamda toparlamaya çalışıyorum. Neretva nehrinin iki yakasını birleştiren Mostar’da savaş öncesinde Hırvatlar nüfusun %20 sini oluştururken, savaş sonrası bu oran %50’ye yaklaşmış. Yani Mostar Hırvat ve Boşnak nüfusunun yarı yarıya denk geldiği bir şehir. 

Boşnakça’da köprü bekçisi, köprüyü yapan anlamlarına gelen Mostar köprüsü, şehri ikiye bölüyor. Çoğu iki etnik gruplu şehir gibi köprünün bir tarafında Hırvatlar diğer tarafında ise Boşnaklar yaşıyor. 1993 yılında acımasızca yıkılan köprünün onarımında Türkiye, İtalya ve diğer bazı Avrupa  ülkelerinin yardımı var.  Üzerinde yürürken her an düşmek korkusu ile etrafa bakamıyorum, çünkü köprünün üzerindeki taşlar cidden kaygan. Zaten köprüyü biraz uzak mesafeden seyretmek daha hoş. Köprünün üzerinden de şehri seyretmek bir başka tabi. Köprünün her iki ucu, tahmin edileceği gibi envai çeşit hediyelik eşyanın satıldığı ufak tefek dükkanlarla dolu. Lavanta torbalarının kokusu eşliğinde, Bosna’ya özgü deri çantalar, şallar, ahşap kutular, süs eşyaları, mermiler ve tabi magnetler hemen hemen her dükkanda görülebiliyor. Ancak ben yine dükkanlara karşı ilgisizim. Gerçekten daha önce hiç görmediğim bir şey bulamıyorum çünkü.

Tuhaf bir keyifsizlik ve endişe sarıyor insanı burada. Doğal olarak gözlerimin önüne yirmi yıl evveli geliyor. Televizyonda yıkılışını an be an izlediğimiz günleri anımsıyorum, korkuyla kaçışan insanları, kurşuna dizilenleri, cesedi sokaklarda sahipsiz kalan savaş kurbanlarını getiriyorum gözümün önüne. Her an her şey yeniden başlayacakmış, bir kıvılcım yine bu güzel şehri, bu güzel ülkeyi cehenneme çevirecekmiş gibi geliyor. Nitekim, köprüye yakın bazı binalarda “War is not over!” (Savaş bitmedi)şeklindeki duvar yazılarını görmek bu hislerimi kuvvetlendiriyor. Kimsenin kimseyi sevmeden yaşadığı bir şehir haline gelmiş Mostar. Hüzün ve korku dolu…


Ancak güzel şeyler de var. Mostar’a her geldiğimizde yaz kış nehre atlayan gençleri seyretmek hoşuma gidiyor. Atlamadan önce izleyicilerden para toplayan gençler bazen bu atlayışı bir mizansen içinde renklendiriyor.

Bu şehir çileğiyle meşhur. Bosna’ya gelene kadar son yıllarda lezzetli çilek yiyemediğimi hatırlıyorum. Ancak acısını burada çıkardık sanırım, hemen her gün birbirinden leziz Mostar çileklerini alıyor, kimi zaman sade kimi zaman da pavlaka(yoğurda benzeyen daha krema kıvamında bir süt ürünü) ile karıştırarak tüketiyoruz. Hatta yolda giderken "şumska" dedikleri dağ çileklerine rastlayıp bir meyveyi taze taze koparıp yemenin keyfini çıkarıyoruz. 

KOMŞULUK VE İNSAN İLİŞKİLERİ


Bayrampaşa’da tam dört yılım geçti. Nüfusunun yarıya yakını Balkan göçmeni olan ilçenin Kartaltepe bölgesinde ise Boşnak göçmenlerin sayısı bir hayli fazla. Zaten renkli gözleri, açık tenleri ve uzun boyları ile hemen fark ediliyorlar. Sokaklarda yürürken Boşnakça konuşan amcalara, teyzelere rastlama ihtimali çok yüksek. Adım başı açılan Boşnak börekçilerinden yükselen nefis kokular ve küçücük de olsa evinin önüne bir bahçe ekmeye çalışan Boşnak ev sahipleri semtin özelliklerinden. Hatta evime çok yakın bir de Mostar köprüsü vardı. Yani bir nevi Bosna’nın maketinde yaşar gibiydim. Boşnakların belli başlı geleneklerine ve insan ilişkilerine de yabancı değildim. Birbirlerini tutan, dışarı kız alıp vermeyen, dillerini korumaya çalışan ve geleneklerine sımsıkı yapışmış bir millet olduklarını kendileri de ifade ederdi. Evlerinin eşyasına, süsüne, temizliğine düşkün becerikli ve güzel kadınları, çalışkan ve genelde sigarasız yapamayan erkekleri olan Boşnakların tamamını genelleyemem ama tanıdıklarım farklı milletlerden komşu ve dost edinmeye biraz mesafeli idi. Hatta  “Boşnaklar kolay kolay kimseyi içlerine almazlar” sözünü sıklıkla duyardım. 

Oturduğum sitede tam sekiz yıldır Türkiye’de yaşadığı halde tek tük Türkçe konuşan  Saraybosnalı  Boşnak gelin Adriana, dil öğrenememesinin sebebini sürekli Boşnaklarla görüşmesine bağlıyor. Aynı örnek yine uzun yıllardır sitemizde oturan Selma için de geçerli. O da kimseyle görüşmediğinden Türkçe’yi anlamıyor.

Tüm bu bilgiler ışığında Boşnak milletinden “Aman da Sare ülkemize gelmiş, nasıl karşılasak, ne yapsak da iletişim kursak?” deyip kapımı çalmayacaklarını, tanışsalar dahi gelip gitmeyeceklerini ve beni tanımak için çaba sarf etmeyeceklerini kabullenmiş bulundum. Artık Türkiye’de de komşuluğun ciddi oranda azaldığı, insanların birbirlerini evlerinde ziyaret etmek yerine cafelerde ayak üstü buluştukları, iletişim çağının sunduğu onca imkana rağmen iletişim kurmadıkları şu çağda daha Avrupai bir halk olan Boşnakların beni bağırlarına basmalarını bekleyemezdim, haksızlık olurdu. Tıpkı Türkiye’deki Boşnaklar gibi, beni aralarına almalarını beklemekten başka çarem yok.


Yolda karşılaştığınız insanlara siz gülümsediğinizde cömert bir gülümseme ile karşılık buluyorsunuz, asansörde rast geldiğim komşular da mutlaka selam verip gülümsüyor. Yalnız benim gibi insan canlısı, muhabbet delisi biri için bunlar fakire sadaka verilmesi gibi bir şey. İçimden hadi biraz sorular sorun, bir kahve içmeye davet edeyim sizi diyorum, sonra sakinleşip beklemem gerektiğini hatırlıyorum. Dükkanlarda, mağazalarda mutlaka İbrahim ile ilgileniyor sevmeye çalışıyor ve gülümsüyorlar. Uzaktan iletişimde güler yüzlü olduklarını görüyorum. En çok parklara gittiğimizde torunlarını oynatan anneannelerle selamlaşıyoruz. Tek tük Boşnakçam ile ısrarla iletişim kurmaya çalışıyorum. Cep telefonu büyük nimet, hatırlamadığım kelimelere bakıyor, bir şeyler anlatmaya çabalıyorum. 

Çocukların "Bu tuhaf Boşnakça konuşan abla (yuh artık, epey epey teyzeyim aslında)kim, bu küçük çocuk da nereli?" diyen bakışlarına bayılıyorum. İsimlerini bir de yaşlarını sorup, İbrahimi tanıştırıyor, Boşnakça bilmediğini söylüyorum.  Çocuklar için dünya daha basit, top oynarken, salıncakta sallanırken, yakalamaca oynarken eğlenip farklı diller konuştuklarını unutuyor çocuk dilinde buluşuyorlar. Torunları oynatan ninelere sormak isteyip de soramadığım ne çok soru var ama anlatsalar da hemen anlayamayacağım ki… Allah sağlıklı ömür verirse önümde koca bir yaz olduğunu ve her defasında daha fazla şey anlayacağımı umut ederek kendime gaz veriyorum. Bu gaza ihtiyacım var.

TEK BAŞIMA BOŞNAKÇA


Bir kurs bulana kadar-belki de hiç bulamayacağım- vakit kaybetmek istemiyorum ve evde sınırsız internet nimetinden yararlanarak kendi kendime Boşnakça çalışıyorum. Daha önceden aynı deneyimi İspanyolcada yaşadığım için umutluyum. Altı yıllık İngilizce öğretmenliği geçmişimden güç alıyorum ve ilk önce nelerin öğrenilmesi gerektiğini, nasıl bir yöntem izlemem gerektiğini biliyorum. Zaten daha İstanbul’da iken temel 200 kadar kelimeyi ezberlemeye çalışmıştım.  Sırada onları kullanarak, duyarak, görerek öğrenmesi var. Marketler, tabelalar, yürürken kulağıma çarpan tanıdık kelimeler bana yardımcı olacak. Küçük bir defter tutup ufak ufak notlar alıyorum. Hatta defteri özenli tutmaya gayret ediyorum ki, buraya gelen bir başka yabancıya, belki bir öğrenciye verebileyim, daha zahmetsiz öğrenebilsin diye. Empati güzel şey… 

Şimdiye kadar Latin kökenli iki dille uğraşmıştım ve birbirine benzeyen bu iki dil beni zorlamamıştı. Ancak Boşnakça bir Slav dili ve ne Türkçe’ye ne de daha önce öğrendiğim dillere benziyor, o nedenle bir hayli çaba istiyor. Boşnakça ve Türkçe arasında lavabo, peşkir, çorap, kilim, yorgan, yastık, tava, sabun, duş, balkon, kaşık gibi bazı ortak kelimeler de var, ancak bazıları farklı telaffuz ediliyorlar. Kilim, çilim, çorap, çarap gibi. Üstelik hızlı hızlı konuşan birinin cümleleri arasından bu kelimeleri kolayca ayıklayamayabilirsiniz. Dini terimlerin tamamı Türkçe ile aynı. (Ramazan Mubarek olsun, Allah İmanet, Abdest, Namaz...)

Zor da olsa, bir dil öğrenmek için gayret etmek güzel bir şey. Zihninizi çalıştırıyor hatta biraz da yoruyorsunuz. İçinde yaşadığımız çağda sosyal medyanın hızla akıp giden iletilerinden kolayımıza gelenlerine bakmaya alıştığımız, pek de ciddi meselelere kafa yormadığımız gerçeğinden yola çıkarsam dil öğrenmek kapasitesinin farkında olmadığımız beynimize iyi geliyor. İşimi kolaylaştırmak için sosyal medya hesaplarımı da kapattım. Bu şekilde telefonu elime aldığımda sosyal medyaya uğramaktansa sözlüğe girip, birkaç kelimeye bakarak oyalanıyorum. Hatta google translate kullanarak, merak ettiğim cümlelerin Boşnakçalarını öğrenebiliyorum.

Meraklısı için Boşnak alfabesi ile ilgili birkaç ufak bilgi aktarayım:

http://mylanguages.org/bosnian_alphabet.php Linkte geniş bir şekilde her harf gösteriliyor.

Linki tıklamaya üşenenler için kısaca bizim alfabemizle aradaki farkları belirteyim: "j" harfi "y" şeklinde, "c" harfi "ts" şeklinde okunurken, bizdeki ç harfi bir kalın "č", bir de ince "ć" olmak üzere iki şekilde kullanılıyor. "ş" harfinin karşılığı  "š", "c" harfinin ise iki karşılığı var, "đ" ve "dž".  " ž" ise "j" olarak okunuyor. Bir de "nj" ny ve "lj" "ly" şeklinde hızlıca okunuyor. 

Boşnak ve Hırvatlar aynı alfabeyi kullanırken, Sırplar halen kiril alfabesini kullanılıyorlar. Ülkenin tabelalarında her iki alfabeyi de görüyorsunuz. 

Bir yıl sonra gelen edit: Çok şükür çarşı, pazar ve park gibi alanlarda artık kendimi kurtarıyorum ama hala anlamadığım ve konuşamadığım çok şey var. 









İBRAHİM ve YUVA MACERAMIZ


Oğlumun yuvaya başlatmak gibi bir niyetim var, başka türlü ona arkadaş sağlama imkanım çok zor gözüküyor çünkü. Üstelik o yuvada arkadaşlarıyla vakit geçirip, Boşnakça öğrenirken, ben de biraz kendimle kalabilirim ve çocuksuz gitmem gereken yerler olduğunda gidebilirim diye umut ediyorum. İlk isteğim İbrahim’in yuva saatlerinde kendime bir Boşnakça kursu bulmak idi, olmadı. Aradığım tüm kurslar grup derslerinin akşam altıdan sonra verildiğini söyledi. Anladığım kadarıyla çalışan yabancıları düşünmüş, çocuklu anneleri ihmal etmişler. Bekleyelim… Ruhlarımız yetişsin hele bize.

İbrahim için daha İstanbul’da iken bir yuva seçimi yapmıştım. Türkçe-İngilizce-Fransızca vb eğitim veren bir yuva istemedim, bu çocuğu yuva dışındaki hayatta zorlayacak, yabancılık hissini ortadan kaldırmayacaktı. İlle de yaşadığımız ülkenin dilini iyi bir şekilde öğrenelim istiyorum. Çünkü sokakta, parkta, aile ziyaretlerinde kısaca her yerde ben de oğlum da yerli halk ile bir şekilde iletişim kurmak zorunda kalacağız, nitekim doğru olan da bu. Önce Allah’ın, sonra da Bosna’nın yerlisi arkadaşım Azra’nın yardımıyla Suriyeli bir iş adamının açtığı, İslami eğitim de veren bir Boşnak yuvası bulmuştum. Yuvanın talep ettiği bazı tahlilleri birkaç gün içinde tamamladıktan sonra, elimizde belgelerle yuvadaki ilk günümüze başladık. Kafamda birkaç ay sadece yarım gün yani 8.30-12.30 arası göndermek var. Çocuk için alışma süresi daha da uzar mı bilemiyorum. 

On dakikalık mesafeyi yarım saatte aldığımız
ev-yuva yolunda duraklarımızdan bir tanesi
İlk üç gün sadece bir saat durup sınıftan hüzünle çıkıyor ve bana sımsıkı sarılıyor İbrahim. “Bana hep Turski diyorlar, ne konuşuyorlar hiç anlamıyorum!” diye öfkeleniyor. Teselli ediyorum, ne kadar akıllı bir çocuk olduğunu, zamanla öğreneceğini ve çok iyi arkadaşlar edineceğini, alışana kadar hep yanında bekleyeceğimi söylüyor, ona güven vermeye çalışıyorum. Allah’a şükür, uyumlu ve yenilikleri seven bir çocuk, bize büyük korkular yaşatmıyor. Zaman alsa da alışacağından eminim. Bir de Türkiye’deki dostlarımın, yakınlarımın iki gün arayla “İbrahim yuvaya alıştı mı?” soruları olmasa… Bir çocuk kendi ülkesinde bile yuva gibi, okul gibi bir kuruma alışmak için en az üç dört haftaya ihtiyaç duyarken, yabancı bir ülkede, üstelik de o yuvanın tek yabancı çocuğu olarak iki-üç gün içinde nasıl alışabilir? Allahım sorular normal de ben mi anormalim, yoksa tam tersi mi? Durum her ne ise de, insanları değiştiremeyeceğime göre ben deniz gibi genişleyerek bana katılan tuz miktarını hissetmemeye çalışacağım, başka çare yok!




Edit: Zamanla alışır sandığım çocuk iki ayın sonunda tahmin ettiğimden daha fazla zorlanıyor yuvada. Öncelikle Türkiye'deki arkadaşlarını, akrabalarımızı özlüyor. O kadar sosyal bir ortamı ve uzun süreli arkadaşlıkları vardı ki çocukcağızın ona hak vermemek elde değil.  Dili anlamamak onu arkadaşlarına karşı hırçınlaştırdığı gibi, her sabah benimle yuvaya gitmeme pazarlığı yapıyor.Aklında hep İstanbul'a geri dönmek var sanırım. Her gün sabırla ve ısrarla götürmeye ve kendisini ikna eden bir konuşma yapsam da sonunda pes ediyorum. Pedagog arkadaşla da istişare ettikten sonra bir süre ara veriyoruz yuvaya. Eylül ayında yeni bir deneme daha yapmak niyetindeyiz.Yalnız o zamana kadar kafamda bir huniyle "kurtarın beni!" diye sokağa fırlamazsam iyidir.


ARTIK SARAYBOSNALIYIM

Miljacka Nehri
Eşimin yoğun iş temposu ve sürekli yanımda olması gereken küçük bir çocukla bir hayli yavaş bir hayat temposuna uyum sağlayabilmek için dua ederek başlıyorum güne. Şanslıyım ki günlerden Pazar, ilk günü ailecek dışarıda geçirme fırsatını yakalıyorum. Yine ufak tefek alışveriş, bir aydır hayalini kurduğum börekler ve çevapi eşliğinde dolu dolu geçen bir Saraybosna günü daha. Bu defa dikkatimi çeken şeyler öncekinden farklı. Sanırım her defasında apayrı gözlemlerim olacağından kendimi buranın yavaş ritmine bırakıyorum.

Bir Pazar günü İstanbul’da dışarı çıkmanın beraberinde getirdiği soruları düşünüyorum, arabayı park edecek yer bulunur mu, kim bilir ne kadar kalabalıktır, dönüş trafiğine yakalanmadan çıkabilir miyiz acaba gibi onlarca soru… Burada bir Pazar günü dahi o kadar sakin ki, insan bir güne birkaç yeri, birkaç işi birden rahatlıkla sığdırabilir. Saraybosna’nın nüfusu sadece 500.000. Tıklım tıklım olan yerler ise sadece cafe ve restoranlar. Halk dışarıda yiyip içmeyi, bir yerlerde ailece veya dostlarla takılmayı çok seviyor. Sık sık dışarıda yeme alışkanlıklarını daha önce de birkaç arkadaşımdan duyduğum için halkın gelir düzeyini merak ediyorum. Eşim maaşların düşük olduğunu söylüyor. Bunu buranın yerlisi iki genç kız daha söylemişti. Demek ki, ancak karı koca çalışarak bir denge kuruyorlar, sonra da birin maaşı dışarıda geçen vaktin bedelini karşılamak için harcanıyor. 

Yeşilin en güzel tonları Saraybosna'da.
Cafe ve restoranlarda dikkatimi çeken bir diğer şey ise sigara içmenin serbest olması. Elinde sigara olmayan Boşnak erkeği ve kadını yok mudur diye soruyorum kendi kendime. Kimi zaman internette yaptığım “Bosna hakkında” araştırmalarımın birinde, “şayet sigara içmek bir olimpik spor olsaydı, Bosnalılar şampiyon olurdu.” şeklinde esprili bir ifadeye rastlıyorum. Bana hep sigara ve alkol gibi alışkanlıklar düşük gelir düzeyindeki ülke insanlarının alışkanlıkları gibi gelir. Sebeplerini veya tespitimin doğruluğunu istatistiklerle araştırmadım doğrusu. Neyse bu konuyu kendime ödev olarak vereceğim.

                                             ***                              

Bu arada artık zamanı bir turist gibi etkin ve dolu dolu kullanmak zorunda değilim, bilakis daha önce de değindiğim gibi yavaş bir tempoya girmeye hayli istekliyim. Kızılderililerin bir yerden bir yere göç ederken ruhları geride kalmasın diye hızlı gitmemeye özen göstermeleri gibi, ben de ruhumu bekliyorum sabırla.  

KISA BİR SÜRE TEKRAR İSTANBUL


İşin Türkiye ayağı burada anlattıklarımı eşe dosta kimi zaman daha esprili kimi zaman daha ciddi bir üsluple anlatmakla ve çalışma hayatıyla geçti. Sorular aşağı yukarı aynı. Ülke güzel mi, Bosna’da şu var mı, bu var mı, pahalı mı, hayat nasıl görünüyor, kızlar gerçekten güzel mi:)...  Bu şekilde başlayan genel sorular, benim oraya gittiğimde neler yapacağım ve oğlumun nasıl bir yuvaya gideceği gibi son derece şahsi ve belirsiz sorulara evrildi. Hatta sen orada ikinci çocuğu yap, gitmişken yüksek lisansı hallet, ehliyet kursuna da git, çalıştığın kurumun oradaki ofisinde işe devam et, mutlaka dil kursuna yazıl şeklinde envai çeşit akıl alıyorum. (Hepsi iyi niyetli, şüphem yok!)

Yeni bir ülke yeni bir hayat, planlamaya gelmez ama elbette kafamda gönlümde belli niyetler var, "Allah nasip ederse yaparız bir şeyler" diyerek geçiştiriyorum. Ancak Türk insanının başkalarının geleceğine ve hayatlarına ilişkin mahrem ve bıktırıcı sorularının biz Bosna’ya yerleştikten sonra da devam edeceğini biliyorum, bilmeme rağmen de geniş yüreklilikle ve umursamadan geçemiyorum doğrusu. Hayatı kontrol etmeye çalışmanın doğru olmadığını ben bilsem de başkalarına anlatmak kolay olmuyor. 

İçimde milyonlarca soru birikiyor. Bir ülkeye gidip, orada birkaç sene yaşamak bile başlı başına bir deneyim iken, bu deneyimi kılı kırk yararcasına planlayarak tatsızlaştırmanın ne alemi var? Ülkenin dilini ve kültürünü öğrenmeye çalışmak, insanlarıyla diyalog kurmak zaten kıymetli bir iş değil midir? Gitmiş iken, iyi bir işte çalışmak veya eğitim almak elbette çifte kazanım olur, ancak küçük bir çocukla kimseleri tanımadığınız bir memleket için bu beklentiler kişinin kendisini de ailesini de mutsuz eder. O nedenle şartlar müsait olursa önüme çıkacak fırsatları en iyi şekilde değerlendirme kararıyla, kendimi de ailemi de zorlamayacak en doğru adımları atmak niyetiyle 4 Nisan Cumartesi akşamı İstanbul-Saraybosna uçağıyla bir daha İstanbul’a ne zaman döneceğimi bilmeden uçuyorum.

* Uçağa binerken yaşadığım tatsız bir deneyimi paylaşmak istiyorum. Yanlışlıkla Saraybosna uçuşunun kapısında pasaport kontrolü yaptırmaya çalışan Riyad yolcusu Arapların arkasından personel "Geri zekalı bunlar" diye üstüne basa basa birkaç kez söyleniyor, elindeki Cumhuriyet gazetesini gururla herkese gösterme telaşında olduğunu hissettiğim Türkiyeli bir Boşnak da aynı kelimelerle personeli onaylıyor. Bir tür kompleks mi desem buna? Arap insanını küçümseyerek kendi milletini birkaç basamak üst sıraya taşımak veya ondan farklı olduğunu vurgulamaya çalışmak mı var bu tuhaf davranışların arkasında?


ILICA VE VRELO BOSNE


Bir güne daha Boşnak börekleri ve çay eşliğindeki kahvaltı ile başlayıp, nereye gideceğimizi konuşarak devam ediyoruz. Eşimin işi dolayısıyla bu gelişimizde çeşitli sebeplerden ötürü Sarajevo dışına çıkamayacağız. Mostar’ı bir daha ki gelişimize sakladık yani. O yüzden bugün Ilıca denilen bölgeye gidiyoruz. Oradaki nehri, parkları ve üniversitelerin olduğu bölgeyi görüp, tekrar Başçarşı’ya dönüp meşhur çevapilerinden  yani kebaplarından yiyeceğiz. Henüz eşim de işinden ötürü fırsat bulup gezemediğinden Saraybosna’nın çok az yerini görebileceğimi baştan kabullenmiştim, bu ziyaretimde maksadım evi görmek, bir parça eşya getirmek, bir daha ki sefere neler getireceğime karar vermek idi.

Ilıca… Neden hep başkentlerin, merkezlerin cazibesine kapılmaktansa daha küçük yerleşim yerlerini severim? Daha sakin bir atmosfer, daha küçük binalar, daha az gelişmiş ama daha samimi. Bu samimiyet çarpıyor beni belki de. Ilıca işte böyle bir yer. Kafelerin ve ufak tefek dükkanların olduğu küçük bir cadde ve bol bol yeşil alan… Parklar çocuklarının elinden tutan ailelerle, köpeklerinin tasmalarından tutan insanlarla dolu. Aynı manzarayı daha sonra gideceğimiz her parkta, her yürüyüş alanında görüyorum. Ülkede köpeği olanların sayısı, çocuğu olanların sayısından fazla olabilir mi diye düşünüyorum.


Ilıca Vrelo Bosne isimli muhteşem bir doğal güzelliğe ev sahipliği yapıyor. Ülkeye ismini veren Bosna nehrinin çıktığı ve dört bir yanınızdan aktığı, gözünüzün baktığı her yerin yemyeşil çimenlerle, ağaçlarla ve birbirinden güzel çiçeklerle kaplı olduğu huzur dolu bir park burası. Hafta sonuna rağmen rahatsız edici bir kalabalığı yok. Saatlerce yürüsem, çimenlere uzansam bıkar mıyım diye soruyorum kendime. İbrahim elinde bir çubuk suyun kenarında hayali timsahları korkutuyor, suların en zarif varlığı olan kuğuları seyrediyor. Parkın çıkışına doğru otlayan koyun sürüsünü görünce aklını oynatıyor, yanlarına gidip fotoğraf çekiniyoruz. İstanbul’un birbirinden güzel parkları gözümün önüne geliyor, ancak Vrelo Bosne daha düz, yani yokuş çıkmadığınızdan ne kadar yürüseniz de yorulmuyorsunuz. Bir de Mayıs ayında görmek istediğimi söylüyorum eşime ama aslında her ay gelmek istiyorum buraya.

Ilıcadaki gezimizin sonunda Başçarşı'ya çevabi  yemeye geliyoruz. Çoğu restoranda olduğu gibi girdiğimiz restoranda da çalışanların büyük çoğunluğunu bayanlar oluşturuyor. Ülkedeki erkek nüfusu savaşta verilen kayıplar nedeniyle fark edilir şekilde az. Boşnak kadın nüfusunun erkek nüfusundan üç dört kat fazla olduğunu söyleniyor, ancak bu konuda araştırma yapmış değilim. Bu durum sokaklarda, iş yerlerinde, restoran ve mağazalarda kadınların neden bu kadar fazla olduğunu açıklıyor. Cevabiye gelince, bildiğimiz kebaplardan pek bir farkı yok desem haksızlık etmiş olmam. Bende şiş kebabın, Ali Nazik'in yeri bir başka olduğundan bir tür ızgara köfte tadı veren kebaba hayran kalamıyorum doğrusu. Ancak biftek ve diğer et türleri cidden yumuşak ve lezzetli. Burada çok yakın bir gurme arkadaşımın müdahalesini duyar gibiyim. “Yemekle ilgili yorumlarda da Sare referans alınacak ise vay halimize!”