Öne Çıkan Yayın

BOSNA'DA YAŞAM (AVANTAJLAR / DEZAVANTAJLAR)

İnsanın yabancı ülkede yaşamasının hem avantajları hem de zorlukları var. Öncelikle farklı bir kültürü, farklı bir milleti tanımak cidden...

23 Haziran 2015 Salı

BOŞNAK MÜZİĞİ


Farklı dildeki müziklerin çoğunu severim. Hatta Latin müziğinden Hint müziğine, Arap müziğinden Rum ezgilerine, Uzak Doğu ritimlerine kadar geniş bir dinleti yelpazem var. Ancak Slav dillerinde müzik dinlemişliğim pek yoktu. Sanırım Boşnak müziği denince Türkiye'de yalnızca Goran Bregoviç (Ederlezi parçası meşhur ve karakteristik) tanınıyor. 

Ülkeye gelmeden önce internette yaptığım araştırmalar sonucunda Eurovision şarkılarından ufak seçmeler yapıp dinlemiştim. 
Hata Mari Hari’nin Lejla’sı, Maya Sar’ın "Korake ti Znam" şarkısı slow şarkılar arasında en sevdiklerim olmuştu. Çokça dinlemekten sözlerini birkaç günde ezberlemiştim. Sonra ülkenin sevilen şarkıcısı Dino Merlin’den şarkılar dinlemeye başladım. Dino Merlin aşk dışındaki temaları da şarkılarında işleyen, belli bir çizgisi olan saygın bir şarkıcı. Daha sonra üniversite eğitimini Bosna'da tamamlayan mesai arkadaşlarım sayesinde Al Dino’yu tanıdım ve nefis parçalarını dinledim. 




Geleneksel şarkıları araştırdığımda Sevdalinkaları yani melankolik aşk şarkılarını buldum. Sevdalinkalar belli müzik aletleriyle (akordeon, gitar, keman, klarnet) çalındığından ülkenin kültürünü daha iyi yansıtıyor. Şarkıcılarının sesleri ise bizim halk müziği sanatçılarımızın seslerini andırırcasına titrek ve nağmeli. Kadir Kurtagić, Emina Ahmedhodžić, Hašim Muharemović ve Muhamed Mešanović-Hamić meşhur Sevdalinka sanatçılarından.








Açıkçası Boşnak müziğine ilk dinleyişte vurulduğumu söyleyemem. Nitekim Slav müziği belli müzik türleri gibi evrensel ve popüler değil. Bu yüzden kulağıma hoş gelen ezgileri bulmam zaman alıyor. Televizyonda rastladıklarım ya fazla modern yada çok kalitesiz. İnternetin yanı sıra gençlere sorarak iyi müziklere ulaşmaya çalışıyorum. Müzik dil öğrenmeye ciddi anlamda yardımcı oluyor, bazı ifadeleri ezberlediğim şarkı sözleri sayesinde oturtuyorum. 




http://www.bosnawi.ba/index.php?option=com_k2&view=item&id=539:bosnian-sevdalinka-queen-fairy-of-balkan-melancholy&lang=en

(Daha fazla Sevdalinka için Melika Salihbeg'in web sayfasındaki linki tıklayabilirsiniz.)

KISA SIRBİSTAN VE ÜSKÜP TURU

Eşimin görevi nedeniyle ailece yurt dışına seyahat etmemiz çeşitli prosedürlere tabii. Ancak Mayıs ayının sonunda iki günlük bir görev nedeniyle Sırbistan üzerinden Üsküp’e yol alıyoruz. Boşnak dostumuz (ve aynı zamanda Boşnakça öğretmenim) Naida da bize eşlik ediyor. Uzun yol için bir gece öncesinden midemi bulandırmaya ve kendimi korkutmaya başlıyorum. Hatta kaza kabusları görüp, rüyamda birkaç kez ölüyorum. Allah’a şükür sağ salim döndük ki, yazabiliyorum. Bosna’dan Makedonya’ya uçak seferi yok, mecburen otobüsle veya özel araçla gideceksiniz. Otobüs yolculuğu 14-16 saati buluyor, biz ise özel araçla yaklaşık 9 saatte varıyoruz. Ne yazık ki yollarda otoban çok az. Alabildiğine virajlı yollarla durmadan tepelere tırmanıyor, iniyor, tenha ormanlardan geçiyorsunuz. Hani başınıza bir şey gelse kimselerin duymayacağı cinsten sakin ve bir o kadar cennet yollardan. Bazı yerlerde durmak ve o sonsuz yeşilliği doya doya seyretmek istiyorum ama yolun uzunluğu ve sürenin kısıtlı oluşu buna izin vermiyor. 

Bosna Hersek sınırları içindeki Rebuplika Srpska bölgesinden geçerken bir miktar ürperdiğimi söyleyebilirim. Bosna içinde birlik olmayı hiçbir şekilde kabul etmeyen Sırpların yaşadığı bu özerk cumhuriyette Boşnaklar ve Müslümanlara karşı bir hayli olumsuz bir bakış açısı olduğu söyleniyor. Biz sadece araç içinde geçiş yaptığımız için gidiş ve dönüş yolunda herhangi bir kötü hatıra yaşamıyoruz ancak Bosna halkının bu konuda çok sayıda tecrübesi var. Bilhassa Müslüman olduğunuz dış görüntünüzden de belli ise, sözlü saldırılara muhakkak maruz kalındığını dile getiriyorlar. Ancak Sırbistan’da ise bu muamelenin tam tersi ile karşılanıyorsunuz. Yine tanıştığım çoğu insandan dinlediğim kadarıyla Türk olduğunuzu öğrenen Sırplar bir hayli dost canlısı davranıyorlarmış. Nitekim biz de yol tarifi sorarken veya pasaport kontrollerinde gayet güler yüzle karşılanıyoruz. Bu durum elbette politik. Bosna sınırları içindeki Sırpların çoğunluğu, Bosna’nın bağımsız bir ülke olmak yerine Sırbistan yönetimine tabii olmasını ve azınlık olarak muamele görmesini istiyor. 

Sırbistan’da yaşayan Sırplar ise daha az politik, Avrupa Birliğine girebilme ve standartlarını yükseltme peşindeler. Ayrıca Türkiye ile yapılan ticaret ve Türk turist sayısı ciddi oranda arttığı için Türk insanına karşı da uzun zamandır sempati besliyorlar. Sırbistan boyunca yolda rastladığımız kamyonların yarıdan fazlası Türkiye plakalı idi. Bosna’da olduğu gibi Sırbistan’da da çok sayıda Türk menşeli ürün bulunuyor.
Sırbistan Bosna’ya kıyasla daha bakımlı evlere sahip. Ancak doğa hiç değişmiyor, sınırsız tonlarıyla yeşil ülkenin her yerini bir halı gibi sarıp sarmalamış. Evlerin ve bahçelerin güzelliği insanda buralarda yaşayıp buralarda ölme isteğini uyandırıyor. Ülkenin tarihine ait hiçbir yeri yakından göremiyoruz, çoğu yerin uzağından geçerken baktığımızla yetiniyoruz bu yolculuğumuzda. Yani Belgrad’dan geçerken Sava nehrinin üzerine kurulu meşhur köprünün fotoğrafını gözlerimle hızlıca çekebiliyorum ancak.

Naida ile birlikte Üsküp'teyiz.
Üsküp’e yaklaştığımızda bitki örtüsünde çok hafif bir değişiklik oluyor. Ağaçlar biraz daha kısalıyor hava sıcaklığı artıyor. Sırbistan boyunca hiç görmediğimiz camileri Üsküp’e yaklaşırken görmeye başlıyoruz. Sınırı geçtikten bir bir buçuk saat sonra Üsküp’e varılıyor. Şehrin üç yıl önceki ziyaretime kıyasla değişip değişmediğini merak ediyorum. Hemen köprünün yanındaki otelimize varıyor aracımızı park ediyoruz. Her yer inşaat halinde. Yeni binalar ve tadilatı yapılan meydanlar şehre bir şantiye havası vermiş. Ne yazık ki üç yıl öncesinden daha soğuk ve daha bakımsız görüyorum şehri. O zaman da yapımı devam eden binalar vardı, o binaların hala tamamlanmadığını görmek burada işlerin çok yavaş ilerlediğini gösteriyor. Şehri Makedonların yaşadığı yeni şehir ve Müslüman Türk ve Arnavutların yaşadığı eski şehir olmak üzere ikiye bölen Vardar nehrinin suyu azalmış. Nehrin üzerindeki Taşköprü’de durup şehri seyretmek tüm inşaat kirliliğine rağmen yine de güzel. Tarihi dokunun korunmadığı şehirde Makedon yönetimi hiç durmaksızın birbirinden zevksiz ve donuk heykeller dikip duruyor. Gerekli gereksiz her yerde haç sembollü devasa heykeller sayesinde şehre güya modern ve Hıristiyan bir doku kazandırma çabası var.



Eski şehir bu noktada çok daha sıcak çok daha bakir ve ne yazık ki daha bakımsız. Küçük bir çarşısı var Üsküp’ün, az sayıda dükkan, cafe ve restoran barındıran çarşıyı yarım saat içinde rahat rahat dolaşıp bitirebilirsiniz. Köftesi, böreği, şopskası (Bir tür peynirle yapılan salata), simit poğaçası(ekmek arası börek) meşhur. Bol sıfırlı para birimi denar alışverişlerde kafamızı karıştırıyor. Fiyatlar Bosna ile benzerlik gösteriyor. Hediyelik eşyalar aşağı yukarı aynı. Deriden yapılmış her boy çarık dışında ilgimi çeken farklı bir eşya göremiyorum. Magnetler, cüzdanlar, ahşap kutular, saatler, cam süs eşyaları, el örmesi çantalar vs Bosna’da ve Türkiye’de daha geniş çeşit seçeneği ile sunuluyor. Üsküp’te kendimi İstanbul’a daha yakın hissediyorum. Bu şehirde insanlar kesinlikle çok sıcak ve çok misafirperver. Türkiye’den gelenlerle son derece yakından ilgileniyor ve Türkçe konuşmaya çalışıyorlar. Türkçe bilmek ve öğrenmek burada bir kimlik oluşturmak demek. Müslüman olan Arnavutlar –şayet çok milliyetçi değilse-bir şekilde Türkçeyi de öğrenmeye gayret ediyor. Girdiğimiz her ortamda mutlaka Türkçe konuşan insanlara rastlıyoruz. 

Şehirde Türk iş adamları tarafından açılan Balkan Üniversitesinin mezuniyet törenine katılıyoruz, nitekim bu kadar yolu da bu tören için gelmiştik. Törenin düzenlendiği tarihi binada daha önce tanıştığım çok sayıda insanı görüyorum, kimiyle Üsküp’te, kimiyle İstanbul’da tanışmıştık. Bu karşılaşmalar evime gelmiş hissi uyandırıyor. İşin ilginci yeni tanıştığınız insanlar da inanılmaz dost canlısı olunca Boşnakların derin mesafelerinden sonra kendimi bir hayli iyi hissediyorum.  Kısacık tanışmaların ardından bizi evlerine davet edecek kadar nazik insanların varlığı beni duygulandırıyor. İbrahim de Türkçe konuşan çocuklarla kısa süreli de olsa oynayabildiği için mutlu oluyor. 

Tören sonrası Naida ve ben eşimden ayrılıyor, Naida’nın arkadaşlarını ziyarete gidiyoruz. Bize küçücük evlerini geniş yürekleriyle açan Zenur ve ailesini bir akraba kadar yakın hissediyoruz. Annesinin hazırladığı sofraya oturuyor, Tetova fasulyesinden yapılan lezzetli kuru fasulyeyi, kızarmış etli biberleri, şopska salatasını ve yaprak sarmalarını afiyetle yiyoruz. Ardından reçel ve lokumla ikram edilen Türk kahvelerimizi içiyoruz. Buradaki kahve bizim usulümüze daha yakın, Boşnaklar sıcak su ile kişi başı üç dört fincanlık kahveler hazırlarken Üsküplüler tek kişilik kahveleri soğuk suyla hazırlayıp ağır ağır kaynatıyor. Arka arkaya ikramlarda bulunan teyzemiz harika bir Üsküp Türkçesi ile konuşuyor. İlginç ama Naida da bu Türkçeyi anlıyor. Zenur da anne ve babası sayesinde Türkçe anlayabiliyor ama konuşurken İngilizceye başvuruyor. Makedonca ile Boşnakça birbirine benzerlik gösterse de her iki millet İngilizce anlaşmayı tercih ediyor. Bana kalırsa biraz kolaya kaçıyorlar. Şöyle diyebilirim ki, bir Boşnak Makedonya’da birkaç ay kalarak bu dili gayet iyi öğrenebilir.

Ziyaret ettiğimiz Arnavut ailenin bahçesi ve
bizi bekleyen muhteşem sofra. 
Arnavutların ev ve bahçe dizaynları Bosna’dan çok farklı. Evler yüksek duvarlarla çevriliyor, küçük bir kapıdan giriyor ve içeride çok güzel bir bahçe ve bahçenin tam ortasında küçük evler görüyorsunuz. Arnavut ve Türkler akraba ilişkilerine çok önem veriyor. Akrabalar birbirlerine çok yakın oturuyorlar. Bahçelerde komşu ev sayısı kadar da kapıcık sayısı var. Bu şekilde akrabalar, komşular dışarı çıkmadan bu kapıcıklar sayesinde birbirini ziyaret edebiliyor. Zenur’ların oturduğu ev bir mutfak, banyo ve sadece iki odadan oluşuyor. Tam altı dil bilen babası uzun süredir iyi bir iş bulamadığı ve serbest çalışmak zorunda kaldığı için evlerini genişletemiyorlar. Buna rağmen bizi evlerinde ağırlamak için yoğun ısrarda bulunuyorlar. Biz de Naida’yı kendilerine bırakıp, eşimle otele geçiyoruz.

İşsizlik ülkenin başta gelen problemlerinden. Dil bilmeyen insan olmadığı gibi, halk çoğunlukla eğitimli. Yine politik sebeplerden ötürü resmi kurumlarda çalışanlar Makedonlar. Arnavutlar da Türkler de esnaflığı tercih etmek durumunda kalıyorlar. Geniş aileler şeklinde yaşayarak ekonomik sorunlarını hafifletmeye çalışıyorlar. Gelin kaynana, bazen de iki üç elti aynı evde yaşamak durumunda kalıyor ancak bu durumdan şikayetçi değiller. Bu bir kültür ve bu kültürün olumlu yönlerinden daha fazla yararlanıyorlar. Geleneklerine bağlı insanlar Üsküplüler. 

Üç yıl önce tesadüfen katıldığım bir düğünde bu gelenekçiliği tüm güzelliğiyle görmüştüm. Düğün ve kına gecesi burada kadınlar için en önemli hadiselerden biri. Özellikle gelinin yakını bir hanım için koca bir valizi ayakkabı, kıyafet ve benzeri aksesuarla doldurmak demek. Düğün ve kına gecesi esnasında gelin de, yakınları da defalarca kıyafet değiştiriyor. Kına gecesine katıldığım ilk dakikalarda içeri giren gelinden beş dakika sonra bir başka gelin daha geldiğinde çifte düğün olduğunu düşünmüştüm. Üçüncü gelini de görünce hayretli bakışlarımı anlayan düğün sahipleri bana geleneklerini açıklamasaydı kadar ne düşünecektim bilmiyorum.  Yeni evlenmiş gelinler (on yıllık evli gelin de yeni gelin sayılıyor) gittikleri düğünlerde gelinliklerini giyiyorlar, hatta bazen yanlarında çocukları bile oluyor. Böylece gelinlik ömürde sadece bir kez giyinen bir elbise olarak kalmıyor, bazen daraltılıyor, genişletiliyor çeşitli tadilatlar geçiriyor ve yeniden giyiliyor. Bolca ikramın yapıldığı, Türkçe oyun havalarının çalındığı ve halayların çekildiği düğün ve kına gecelerini kadın erkek ayrı düzenlemeleri de hoşuma gidiyor.


Sürenin kısıtlı olmasından ötürü daha önceki ziyaretimde gördüğüm Struga, Ohri ve Tetova’yı bu defa ziyaret edemiyoruz. Üsküp merkezi ile sınırlı kalan ziyaretimiz ertesi gün öğle saatlerinde son buluyor. Bismillah diyerek bizi bekleyen on saatlik yola çıkıyoruz. Daha geniş bir zamanda ülkenin dört bir yanını doya doya gezmek duasıyla ayrılıyoruz.

PARKLAR VE ÇOCUKLAR



Grbavica'da hemen hemen her kilometrede bir çocuk parkına rastlıyorum. (Ne yazık ki Saraybosna'nın genelinde bu kadar çok park yok.Bu nedenle Grbavica'da oturduğumuz için şanslıyız.) Binaların arasında, nehir kenarında sık aralıklarla küçük ama çocuklar için güvenli ve temiz parklar mevcut. Parklarda bulunan tırmanma zeminleri sayesinde oğlumun tırmanma ihtiyacını giderebildiğim için çok mutlu oluyorum. O oynarken, ben de annelerle, daha çok dedeler ve ninelerle tanışıyorum. (Çünkü Bosnalı anneler çoğunlukla çalışıyor.)Bu tanışmalar, konuşmalar bana Bosna hakkında çok şey öğretiyor. Her gün yeni bir insanla başlattığım kısa diyaloglar sayesinde onlarca örnek biriktiriyorum. Şimdilik benim için kimin hangi milletten olduğunu ayırt etmenin en kolay yolu çocuğa seslendikleri isme dikkat etmek.

Bazen güler yüzlü bir Sırp dede ile ciddi ciddi samimi bir muhabbete dalabiliyoruz. (Samimiyeti ifadelerden anlıyorum, yoksa hala Boşnakçam söylenenlerin büyük bir kısmını anlamaya yetmiyor) Üç millet arasındaki ilişkinin, sınırların her bölgede değiştiğini bizzat deneyimliyorum. Türkiye’den geldiğimi duyunca sevgiyle ve ilgiyle karşılık gösteren Boşnaklara ilk günlerde zaten alışmıştım. Artık, başımdaki örtüye ve geldiğim ülkeye rağmen, sıcak davranan gayrımüslimleri görmek de benim için sıradanlaşıyor. Genel bir kuralın olmadığını biliyorum. "My Name is Khan" filminde annenin oğluna “Dünyada iki tip insan vardır: iyi insanlar ve kötü insanlar” deyişi hep aklımda. Bir Müslüman olarak, insanları tanımadan yargıya kapılmanın, onları etnisitesine veya inanç sistemine göre toptan yargılamanın yanlış olduğu bize zaten kendi inanç sistemimizde öğretiliyor. Sanki burada onun pratiğini yapıyor gibiyim.


Tipik bir Boşnak çocuğu

Kırmızı kabuklu fındık
Çocukların biz oğlumla konuşmaya başladığımızda yabancı olduğumuzu fark edip, dikkatli dikkatli bakmaları gün içinde defalarca yaşadığım bir hadise. Kimisi el sallıyor, kimisi gülümsüyor, kimisi temkinli bakışlarla süzüyor ve annesine hakkımızda sorular soruyor. Bazen “Mi smo Turski” diyor meraklarını gideriyorum bazen de tahmin etmelerini istiyorum.




TÜRK DİZİLERİ VE TÜRKÇE SEVGİSİ


Buraya geldiğimden beri Amerikalıları anlıyorum sanırım. Hani dünyada kendi dilinden başka dil öğrenmeye ihtiyaç duymayan yegane millet olmalarıyla biraz da alaya alınırlar ya, sanki biz Türkler de yakın zamanda onlara eşlik edeceğiz. Türkçenin buralarda ne kadar popüler olduğunu gördükçe buna her geçen gün daha fazla inanıyorum. (Ha bir de kendi insanımızın dil öğrenme konusundaki yeteneksizliğini defeatle tecrübe edince...) 

Burada genci yaşlısı, çoluğu çocuğu çoğu insanın en azından temel seviyede İngilizce bilip, bildiğini de özgüvenle kullanması beni etkiliyor. Ama temel düzeyin üzerinde bilen ve kullanan insan sayısı fazla değil. Yani günlük işlerimi İngilizce ile halledebiliyorum, temel soru ve cevaplar noktasında halkın iletişimi gayet iyi. 

Gelelim Türkçe ve Türk dizileri konusuna. Ailece dış görüntümüzden Türk olduğumuz anlaşılmıyor. Çekik gözlü oğlum ilk bakışta Uzak Doğulu veya Orta Asyalı intibası bırakırken, çoğu insan sarışın ve renkli gözlü eşimi ülkenin yerlisi zannediyor. Tek renk veren benim yani:) Türkçe konuştuğumuzu anlayana kadar insanlar bir miktar tereddüt ediyorlar ama birkaç kelime Türkçe duyduklarında iş değişiyor. Nereden ayırt ettiklerini sorduğumda ilkokul çağındaki çocuklardan bile aynı cevabı alıyorum: Türk dizileri. Hemen takip ettikleri bir Türk dizisinin ismini söylüyorlar. Bu sıra Elif isimli bir dizi revaçta ki hiç izlemedim. Hatta dizilerimiz Sırp ve Hırvat kanallarında doğal olarak Sırbistan'da ve Hırvatistan'da da popüler. Bu nedenle bu ülkelerde de Türk insanı hayret verici bir biçimde ilgiyle karşılanıyor. 

Aşağı yukarı herkes bir kaç Türkçe kelime biliyor, "günaydın, güle güle, arkadaş, nasılsın" gibi üç beş ifadeyi kullanmaktan ve bize gülümsemekten çekinmiyorlar. Benim gözlemlediğim ve sohbetlerim sayesinde edindiğim izlenimler neticesinde Türk insanına ve Türkiye’ye karşı dikkate değer bir sempati var. Türkiye'nin Bosna’daki yatırımları, yardımları maddi manevi varlığı buradaki insanları hoşnut ediyor.(Tabi ki, Boşnaklar için konuşuyorum, gayri müslim nüfus için yaşadıkları bölgelere göre tepkileri de değişiyor.) Siyasi anlamda da Erdoğan destek buluyor ve çok seviliyor. Yunus Emre Enstitüsü sayesinde Türkçe kursu gibi bir hizmet var ülkede ve bir hayli ilgi görüyor. Nahla gibi prestijli kurumların da Türkçe kursları mevcut. Hatta pratik sınıfının öğretmeni de benim :)

Bunun dışında savaş döneminde Türkiye’de yaşamak durumunda kalan insanların gayet iyi Türkçesi var, hatta çocuk yaşta gidip okula gidenlerin Türkçelerinin kusursuz olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’de üniversite ve lisans üstü eğitim alanların sayısı da az değil, doğal olarak onlar da iyi bir Türkçe'ye sahipler. Türkiye'nin yaptığı yatırımlar ve açtığı kurumlar sayesinde vaktiyle Türkçeyi çok iyi öğrenmiş bu insanlar için de iş kapıları doğmuş oluyor. 

BOSNA'DA KADIN


Savaşta erkek nüfusun acımasızca katledilmesinden sonra Bosna'da kadın nüfusu erkek nüfusundan fark edilir oranda fazla. Bunu sokağa çıktığınızda, dışarıda yemek istediğinizde, alışverişe çıktığınızda bariz bir şekilde hissediyorsunuz. Sanki Bosna kadınlar ülkesi.

Hem evde, hem işte tam kapasite çalışan, dinamik bir kadın profili var Bosna'da. Roller son derece keskin. Bu yüzden Boşnak kadını bir hayli fedakar ve güçlü. Ayrıca bakımlı, güzel, görgülü, eğitimli velhasıl on parmağında on marifet!. Özensiz giyinmiş, saçı başı dağınık, güzel kokmayan yaşlı bir hanıma dahi rastlamadım henüz. 

Hem şahsi temizliklerinde hem de evlerinin temizliğinde son derece hassaslar.  Kibar ve ince davranışlarını hayatın her sahasında görmek mümkün. Eğitimli ve görgülü Boşnak kadını başkalarının hakkını gözetmek noktasında da son derece titiz.

Boşnak kadının aile içindeki rolüne gelince, Bayrampaşa'da iken duyduğum "Ne dikiliyorsun Boşnak gelini gibi!" sözü burada geçmiyor artık. Türkiye'deki Boşnak kökenli vatandaşlar geleneklerini korumak konusunda hassas olsalar da , Boşnak halk gelin üzerinden yapılanan geleneklere pek itibar etmiyor artık. (Bana kalırsa fena da yapmıyorlar.) Gelin kaynana bir arada yaşama zorunluluğu ve gelinlik etmenin ağır kuralları artık kalkmış. Belki ufak tefek geleneklere köylerde rastlamak mümkündür ama şehirdeki düğünler dahi Bosna kültürüne ait öğelerden gün geçtikçe sıyrılmış.Burada evlenen kız arkadaşlar eşlerinin ailesine ilişkin herhangi bir sıkıntı yaşamadıklarını, aile ilişkilerinin daha Avrupai olduğunu ifade ediyorlar.

Mutfak konusunda bir hayli becerikli olduklarını duyduğum Boşnak kadınlarının en iddialı oldukları yiyecek ise börekleri. Her ülkede olduğu gibi burada da benzer espri var, börek açamayan kızı evlendirmezler! Yada tam tersini söyleyelim, bir kız börek açmayı öğrendiyse artık evlenebilir...

Yazının başında da belirttiğim gibi hem işte hem evde çalışan bir Boşnak kadını görüyorum. Şayet iş bulabildiyse mutlaka çalışmayı tercih eden kadın, evin temizliğini, yemeği, ütüyü, alışverişi velhasıl eve ait tüm koşturmacaları da üstleniyor. İşin içinde ekonomik sebepler olduğu kadar, ekonomik özgürlük talebi ve çalışmanın sağladığı özgüven kadını çalışmaya itiyor. Bu nedenle Boşnak aile yapısında son derece saygın konumu olan deda ve nanalar(dede ve nineler) torunlarına bakmak durumunda kalıyor. Çocuklara karşı bir hayli ilgili ve özenli olan halkın yaşlıları bu durumdan gayet memnun. Parklarda sohbetlerine ortak olduğum dede ve nineler hallerinden hiç de şikayetçi değiller. 

Ancak Kur'an'la ilişki ve İslami pratikler Müslüman coğrafyanın genelinde olduğu gibi bu topraklarda da zayıf. Elbette aşkla ibadetlerini yerine getiren insanlar var ama çoğunluk için bir ifade kullanmak gerekirse ibadetler noktasında hassasiyet oldukça az. Komünizmin silinmek bilmeyen etkilerinden olsa gerek, Müslüman kadına emredilen örtünme farziyeti ne yazık ki ihmal ediliyor. Örtüsüzlük vücudu sergilemek boyutuna gidecek derece abartılıyor, hatta örtülü yaşlı nine görmek dahi zor. Evet, belki Müslüman dünyadaki sırf gelenekten gelen örtünme biçimini eleştirebiliriz. Bu geleneksel örtünme biçimini başka seçeneği olmadığından benimseyen ve cahilce yaşayan çok sayıda kadından bahsedebiliriz. Hani başı örtülü ama namaz kılmayan, yalan söyleyen, temizliğine dikkat etmeyen, insan ilişkilerinde kırıcı ve hoyrat olan…Buna karşın örtüsüz ama namaz kılan, diğer ibadetlerini de yerine getiren bir Müslüman kadın var Bosna'da. (Benzer durum Türkiye'de de var fakat Türkiye'de namaz kılan örtüsüz bir kadının, giyim noktasında biraz daha dikkatli olduğunu ve ileride bir gün örtünme niyetinde olduğunu gözlemledim şimdiye kadar.) Elbette giyim konusundaki eksiklik inançlı bir bayanın namaz kılmasına engel değildir. "Madem örtünmüyorum o halde namaz kılmayayım" dememiştir, zira her ibadet, her farz kendi içinde Allah tarafından değerlendirilir, bizim tarafımızdan değil. Lakin, namaz insanı fahşa ve münkerden alıkoyar ise, uzun zamandır kılınan bir namazın da kadını bu kadar örtüsüz gezmekten alıkoyması gerekmez mi diye düşünmeden edemiyorum.

Durumu eleştirmekten ziyade normalleşmesinin ve gereğinden fazla takdir görmesinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. (Bosna'ya gelip de "Maşallah mini etekli, makyajlı kadınlar camiye gidiyor!" şeklinde hayranlık ifade eden cümleler kurmayan var mı? Bana kalırsa sınırı aştığımız nokta tam burası, Müslüman ise elbette namaz kılacak, bunu abartılı bir şekilde ifade etmenin ve hayranlık duymanın ne alemi var?)Çünkü bu durumda örtülü olmaksızın da ibadetler yerine getiriliyor ise, örtünmeye çok da gerek olmadığı gibi yanlış bir çıkarıma ulaşılabilir. Hatta tesettürlü kadınların fazla muhafazakar kaldığı düşüncesi bile gündeme gelebilir. Avrupa İslamı diye Bosna'yı örnek gösterme çabalarının altında da bir miktar kötü niyet arıyorum doğrusu.





https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/3/30/Bosnien_Volkstrachten.JPG

İnternette yapacağınız ufak bir araştırma sonucunda komünizm öncesi Boşnak kadının giyimini ve günümüzdeki Boşnak kadının giyimini kıyaslayabilirsiniz.



ULAŞIM


Yıllardır araba kullanma korkusu nedeniyle bir ehliyet sahibi olamamanın eksikliğini bu ülkede daha fazla hissettim. Öncelikle araçlar son derece ağır seyrediyor ve herkes kurallara uyma noktasında azami gayret gösteriyor. Yollar geniş ve düzenli ve nadiren trafik ve park yeri bulamama gibi bir sorunla karşılaşıyorsunuz. Yani özel araç ile ulaşım son derece rahat, özellikle bayanlar için. Trafik ışıklarına uyma konusunda ve yayaya öncelik verme noktasında son derece hassaslar. Hatta bazen kırmızı ışık yansa da dursak dercesine ağır seyreden araçlar eğer aceleniz varsa sinirlenmenize neden olabiliyor. Eee burası acele etmeyen insanların ülkesi. Bir yabancının öğrendiği ilk kelimelerden biri “polahko”(yavaş) oluyor bu yüzden.

Ancak ehliyet veya özel araç yoksa, toplu taşıma da bir alternatif. Son derece eski tramvay ve troleybüsler sık aralıklarla hizmet veriyor. Buna karşın ulaşım ciddi anlamda pahalı. (Öğrenci veya 60 yaş üzeri değilseniz) Ya aylık kartlar taşıyorsunuz veya her defasında duraklarda satılan biletlerden alıyorsunuz. Veyahut hiçbir şey almadan binip seyahat ediyorsunuz ama kontrolcülere yakalanmamalısınız. Elbette dürüst ve prensip sahibi insanlar için bilet almaksızın seyahat etmek bir seçenek değil, ancak hayat pahalılığı ve kontrolün olmayışı insanları bu suça ve günaha davet ediyor.

Sizce de bu ülkede yürünmez mi?
Toplu taşıma araçlarında güzel muhabbetler başlatabiliyorsunuz. Çoğunlukla yaşlı olan yolcular yabancılara gülümsemeyi ve ilgiyle bakmayı ihmal etmiyor. Özellikle İbrahim’in çok popüler olduğunu söyleyebilirim, bir şekilde yanına oturtmak isteyen, sorular soran, şakalar yapan çok insana rastlıyoruz.

Şehirlerarası seyahat etmedikten sonra, şehir içinde taksiler de iyi bir alternatif. Türkiye’ye kıyasla yakıt ucuz olduğundan taksi fiyatları da daha uygun. Birkaç kişi seyahat etmek istendiğinde taksi toplu ulaşımdan çok daha ucuza geliyor.


Peki yürümek? İşte benim tercihim hava şartları müsaitse hep yürümekten yana. Yağmur ve rüzgar yoksa hava ne kadar sıcak olursa olsun yürünür, çünkü ağaçlar sayesinde her yerde bir gölge bulunuyor. Üstelik çeşit çeşit ağacın ve geniş caddelerin keyfini de ancak yürüyerek çıkarabiliyorum. Kimsenin toplamadığı ıhlamurlar, erikler, kirazlar, malta erikleri benim için büyük bir nimet. Bizde olsa her bir meyve ağacının dalları kırılmış zavallı ağaç dünyaya ağaç olarak geldiğine pişman olmuştu. Burada kimsenin doğaya zarar vermek istememesini takdir ediyorum. 

MELİKA SALİHBEG


Bugün 10 Mayıs 2015… Kendisiyle tanışmaktan çok mutlu olduğum için benim açımdan önemli bir gün olduğu kadar Melika hanım için de önemli bugün. Melike Hanım annesini yıllar önce tam da bugünde kaybetmiş, ancak bugün onun da doğum günü olmuş, kendisini bulmuş. Türkiye’deki bir arkadaş vasıtasıyla tanıdığım ve telefonuna ulaştığım Melika hanımla dün gece viberden yazıştık ve bir sonraki gün için buluşacağımız saati ve yeri kararlaştırdık. 70 yaşında olmasına rağmen websitesini her gün güncelleyen kadının viber kullanmasına şaşırmamalıydım. Uykum gelene kadar websitesinden şiirlerini, düzyazı şiirlerini, hayatını, kendisiyle yapılan röportajları okudum.

Ertesi gün bana verdiği saatte Başçarşıdaki katedralin önüne geldiğimde siyah örtüsü ve siyah elbisesi içinde sanki daha 40lı yaşlarda bir hanım gibi göründü gözüme. O beni tanımadığından uzaktan elimi kaldırıp gülümseyerek yürüdüm kendisine. Beni görünce Maşallah diyerek en içten gülümsemesi ile baktı yüzüme. Sıkıca sarıldık ve hemen nerede oturacağımıza karar vermeye çalıştık. Evinin çok yakın olduğunu söyleyince, bu değerli hanımın evini görmeyi çok istedim. Yazdığı kitaplara dokunmak, ilham aldığı evin havasını solumak benim için önemliydi. Yaşına rağmen bu kadar dinç görünmesini anlamaya çalıştım. Yapacak çok işi vardı, heyecanı, enerjisi bir genç kızda yoktu sanki.

Tarihi bir sokakta bulunan evi, en az sokak kadar tarih kokuyor. Birbirinden güzel çiçekleri, eski ama otantik eşyalar ve duvarlarda boş yer bırakmayacak kadar çok kitap ile bu ev beni büyülüyor. Evin en aydınlık kısmındaki laptop ve çalışma masası o güzel şiirlerin ve yazıların harflere büründüğü köşe. Bu koca evi mutlaka bir yardımcı temizliyordur diye düşünüyorum hemen itiraz ediyor, her işi kendi başına yaptığını ve bundan memnuniyet duyduğunu belirtiyor. Sohbetimize geçmeden önce, Melike hanım hakkında Boşnakça ve İngilizce olarak hazırladığı kendi websitesindeki bilgileri paylaşmak istiyorum:

Melike hanım 1945 doğumlu. Saraybosna’da lise eğitimi tamamladıktan sonra Zagrep Üniveristesinde Siyasi İlimleri bitirmiş. Daha sonra Saraybosna’ya gelerek Çağdaş Felsefe alanında masterını tamamlamış. Nannter üniversitesinden kazandığı burs ile Paris’te bir yıl Modern Sanat’ın Ontolojisi teziyle çalışmasını noktalamış. Saraybosna’ya tekrar döndüğünde siyasi nedenlerle çalışmalarına devam edememiş. Hatta geç kaldığını düşündüğü Arapça ve Farsça eğitimi de aynı nedenle engellenmiş. Bosna Kültürel ve eğitim organizasyonundaki işine de aynı siyasi sebepten son verilmiş. Peki bu siyasi sebep neydi? Melike hanım inancı gereği örtündüğü için elindeki tüm imkanlar mahrum edilmişti. Kitap çalışmalarına, yazılarına kısaca entelektüel hayatına da sekte vurulmuştu. 

Melika hanım Aliya İzzetbegoviç ile birlikte 1983’teyargılanan 12 isim arasındaydı. O tarihte henüz 12 yaşında olan oğlunun gözü önünde apar topar evinden çıkarılmış, tam beş yıl hapis yatmıştı. Hapiste geçen yılların son dönemlerinde yaptığı açlık grevi olmasa demir parmaklıklar arkasında can verecekken, rejim onu zaten öldüğünü kabul ederek bırakmıştı. Melike hanım o dönemi anlatırken, oğlunun hala kendisini toparlayamadığını, o günleri capcanlı hatırladığını hüzünle ekliyor.

Gelelim Melike hanımın Türkiye ile bağlantısına. Melike hanımı savaş döneminde Türkiye’deki tanınmış isimlerden biri ülkemize getirmiş hatta onu çok sayıda isimle de tanıştırmış. Kendisiyle tanışan çoğu insan fikirlerine, şahsiyetine ve yaptıklarına hayranlık duyarken, Şii olduğunu öğrendikleri an onunla irtibatı kesmişler. Onu Türkiye’ye getiren zat evinden dahi kovmuş. Bu durumda akıl ve vicdan sahibi bir aile kendisine sahip çıkmış, tıpkı ailelerinin bir üyesi gibi muamele edip sevmişler. Nitekim ben de kendisine bu aile vasıtasıyla ulaştım.

Melike hanım, Bosna’da da benzer sorunla mücadele ediyor. Şii olması hasebiyle, komünist rejime karşı verdiği mücadeleyi görmezden gelenlerin yanı sıra, Şiilik ile uzaktan yakından alakası olmayan şiir kitapları da yayınevleri ve kitapçılar tarafından ilgi görmüyor. Zaten bu nedenle çoğu eserini İngilizceye bizzat çevirerek aynı kitap içinde hem İngilizce hem Boşnakça yayınlıyor.

İnsanların Şii olduğunu bilmeden önce fikirlerinden etkilenmesi, kendisiyle konuşmaktan mutlu olmasının Şii olduğunu öğrendikleri anda değişmesine bir anlam veremediği gibi, sanırım bundan artık yorulmuş. O yüzden evine girer girmez Humeyni’nin resmini gösterip, Şii olduğunu ve eğer bu benim için bir problem olacaksa, hemen gidebileceğimi söylüyor. Hüzünleniyorum. Dinsize yapmadığımız muameleyi din kardeşlerimize layık görebildiğimiz için… Şia sempatizanı değilim ve hatta hiçbir zaman Şia’ya kendimi yakın hissetmedim. Dinle alakası olmayan bir Sünni ile arkadaşlık yapıp, alnı beş vakit secdeye varan bir Şiiden kaçmanın manasını kendime izah edemiyorum.

Tam üç buçuk saat kalıyorum Melike hanımın yanında ilk görüşmemizde. Sohbetine, hayat hikayesine, fikirlerine doyamıyorum. Geçimini sağladığı kitaplarından satın almak istediğimi söylediğimde canı sıkılıyor. Israrla çok pahalı olduğunu söylüyor. Yine de almak istediğimi ve okumayı çok sevdiğimi söylüyor, ikna etmeye çalışıyorum kendisini.  Yayınevleri basmaya yanaşmadığından, az sayıda bastırabiliyor ve bu nedenle bir kitabın maliyeti hayli yüksek oluyor. Sıradan bir kitabın yaklaşık üç katı fiyatında olan kitapları için indirim yapmaya çalışıyor, kabul etmiyorum. Dışarıda bir öğünlük yemek parası olduğunu söylediğimde, gerçek bir okuyucu bulduğunu düşünerek seviniyor. Elbette imzalatıyorum. Kalkmama yakın paranın bir kısmını vermeye çalışıyor, utandığını söylüyor ancak sonuna kadar helal ettiğimi, emeğinin karşılığının çok daha fazlası olduğuna inandığımı söylüyorum.


Defalarca sarılarak ayrılıyorum. Tekrar geleceğimi biliyorum…

* Bu yazı www.on5yirmi5.com sitesinde "Unutulmuş Bir Devrimci : Melike Salihbeg" ismiyle yayınlandı. Ancak sonrasında Melika Hanımdan biraz sitem işittim. Kendisi hiçbir zaman bir devrimci olarak anılmak istemediğini, bir Müslümanın "Lailahe illallah" diyerek zaten bir devrim yaptığını, İslam dünyasının devrimciden çok düşünürlere, filozoflara ihtiyacı olduğunu belirtti. Dolayısıyla ben onun için bundan sonra "Unutulmuş Bir Arif" demeliyim.