Öne Çıkan Yayın

BOSNA'DA YAŞAM (AVANTAJLAR / DEZAVANTAJLAR)

İnsanın yabancı ülkede yaşamasının hem avantajları hem de zorlukları var. Öncelikle farklı bir kültürü, farklı bir milleti tanımak cidden...

14 Eylül 2016 Çarşamba

BOSNA'DAN AKLIMDA KALANLAR

Eşimin görev süresinin bitmesi nedeniyle Bosna Hersek'e veda ediyoruz. 

İyisi ve kötüsü ile geçen 16 ayın (hadi yaklaşık bir buçuk yıl deyip yuvarlayalım) ardından hatırımda kalanları şöyle bir toparlamak istedim ama sanırım zaman zaman bu sayfayı güncelleyeceğim.

(Bu arada yeni ülkemiz ise Gürcistan. İlgilenenler için Gürcistan'daki gözlemlerime dair blogum: gurcistandahayat.blogspot.com)

Yemyeşil bir doğa, şehrin içinde dahi bolca boş yeşil alan 

Balkonları süsleyen renk renk çiçekler (Sardunya ve petunyası meşhur)

Bir tarafta devasa bloklar, diğer tarafta bahçeli şirin evler
Bunlar da benim balkon çiçeklerim

"Burada nasıl yaşanır?!" dedirten, şehrin taaa en tepelerine kurulmuş müstakil evler

Geniş ve sakin caddeler, etrafı temiz çöp konteynırları

Trafikte ağır ağır seyreden dikkatli şoförler (çoğu diyelim:) Trafik kurallarına riayet eden insanlar

Ülkenin her yerinden fışkıran nehirler

Kireçli de olsa musluktan içilen su (Çaydanlık ve kettle için sürekli limontus kullandım)

Zenica yolundan bir kare
Sarışın ve mavi gözlü çocuklar

Güleryüzlü yaşlılar, soğuk ifadeli ve mesafeli gençler


Birçok araştırmaya göre dünyanın en uzun boylu erkek ve kadınları  http://www.worldatlas.com/articles/countries-with-the-tallest-average-heights.html

Bol makyajlı, dekolteli, feminenliğin cılkını çıkaran kadınlar

İngilizce pratik yapmak için yabancıların Boşnakça öğrenmesini imkansız hale getiren gençler (Size rağmen öğrendim ya, kendime 10 puan!)
Demokrasi mitinginde yanımızda olan Boşnak kardeşlerimizle
Gece-gündüz, hafta içi-hafta sonu tıklım tıklım dolu kafeler ve restoranlar


Kahve için 1 KM ödeyip saatlerce oturan, sohbete doyamayan insanlar

Başçarşı'daki kahve ve çevapi kokuları
100'den fazla çay çeşidi ile Franz&Sophie

Ucuz ve inanılmaz lezzetli etler, ballar ve süt ürünleri

Adım başı Konzum marketleri

Yaz gecelerinin rahatlatan meltemleri


Kışın geçmek bilmeyen sis ve duman, iptal edilen uçak seferleri

Kapalı alanlarda bile fosur fosur içilen sigara

Yeme-içme noktasında nezih mekanların çokluğu ve fiyatların makul oluşu

Ilıca'da Arap turistlerin çokluğu

Başçarşı'da Türk turistlerin çokluğu

Hizmet sektörünün yavaşlığı, garsonların asık suratları, eksik gelen siparişler (Bir yandan da kimse tarafından rahatsız edilmeden saatlerce bir mekanı işgal etme lüksü)

Hediye vermeyi seven dürüst esnaflar (Bu ülkede kazıklanmak zor)

Saatleri tahmin edilemeyen, birbirinden eski troleybüs ve tramvaylar

Sık sık rastalanabilecek Alman kozmetik marketi DM ve çok sayıda Avrupa menşeli ürün

İnanılmaz bir alkol ve sigara tüketimi

Saraybosnalıların kibrinin ve soğukluğunun yanında diğer şehirlerden gelenlerin canayakınlığı ve Anadolu insanına benzerliği

İbrahimi kendi torunu gibi seven ninemiz
Yaşlıların yardımseverliği ve çocuklara olan ilgisi

Sokaklarda, çocuk parklarında dahi öpüşmenin cılkını çıkaran genç çiftler ve bu durumu normal kabul eden dejenere halk

Erkek berberlerinin büyük çoğunluğunun kadın olması (Hatta Başçarşı'da başörtülü berber de gördüm)

Tam yağlı Trakya peyniri ve sele zeytinin yokluğu 

Envai çeşit kaşar peyniri ve süt ürünü(pavlaka, miljeram, kajmak...)

Türk dizilerini çok seven insanlar

Birbirinden leziz ve doğal orman meyveleri

Gramer yapısı hayli karışık bir dil
Ansızın bastıran yağmur sonrası

Ansızın bastırıveren bolca yağmur (E ülke de o yüzden bu kadar yeşil)

Güneşli günlerin dahi gecelerinin serin olması, aynı gün içinde hem terlemek hem üşümek

Bozuk ve virajlı şehirlerarası yollar

Gece 12'de kesilen ve sabah 5'e kadar gelmeyen su (Geldiğinde musluktan püskürmesi de cabası)

İncecik dilimlenmiş isli et ve isli peynir

Burek,çevapi, gulaş, peçenje(kuzu çevirme)

Muazzam bir zenginliğe sahip Zemaljski Muzej (Milli Müze)
Milli Müze
Milli Müze'deki zengin koleksiyondan örnek



Camiler, tertemiz abdesthaneler ve tuvaletler

Namaz sonrası makyaj tazeleyip, saçını tarayan temiz yüzlü kadınlar

Birbirine "selamün aleyküm" demeden geçmeyen Müslümanlar

Yurtdışına kapak atma derdindeki gençler (Bilhassa Almanya)

Kurşun izleriyle dolu binalardan biri
Randevuları son anda sudan bahanelerle iptal eden, canı istemezse iptal ettiğine dair haber dahi vermeyen insanlar

Kurşun izleriyle dolu savaş kokan binalar

İvo Andriç, Meşa Selimoviç, Abdullah Sidran

Ve merhum Bilge Kral Alija İzzetbegoviç...

21 Temmuz 2016 Perşembe

SARAYBOSNA'DA HAYATIN MADDİ BOYUTLARI


İş veya eğitim nedeniyle Bosna'da yaşamayı düşünenlere faydası olması niyetiyle ülkedeki hayatın maddi boyutları hakkında biraz bilgi vermek istiyorum:

En önemli ihtiyaç, başımızı sokacak bir ev... Saraybosna'da evler genellikle eşyaları ile birlikte kiraya veriliyor. Ev sahibi ile anlaşarak evde eksik gördüğünüz eşyayı aldırma şansınız oldukça yüksek. 

Saraybosna'da hem müstakil ev(kuça) hem de apartman daireleri(stan) kiralayabilirsiniz. Bina veya ev ne kadar eski ise ısınma da o kadar problemli. Evler için güvenlik de ayrı bir sorun, hatırlatırım.

Merkezde yani Başçarşı civarında oturmak istiyorsanız daha fazla kira ödemeyi göze almalısınız. Ancak merkeze beş on dakikalık mesafelerde kiralar daha uygun. Toplam 2-3 odalı bir apartman dairesi için fiyat 300-400 KM'den başlıyor. Oda sayısı arttıkça kiranız da artıyor. Biz toplam 4 odalı, 2 tuvaletli, 2 balkonlu ve tam eşyalı apartman dairemize ayda 650 KM ödedik. Evde klimadan, ses sistemine, bulaşık makinesinden şarjlı süpürgeye, çarşaflara havlulara kadar her şey vardı. Elbette bir kadın her zaman eksik bulur, ben yine alacağımı aldım:) 

Gelelim faturalara. Merkezi ısınma sistemi ile ısınıldığı için ayda 130 KM sabit fatura ödedik. Gündüz gayet iyi ısındık ama akşam 11 sularında sistem kapandığı ve sabah 7'ye kadar açılmadığı için gece üşüdük. Elektrik için yaklaşık 50-60 KM, su için 25-30 KM, Tv ve internet içinse 50 KM ödedik. Suyun gece 12-5 arası kesildiğini de bir kez daha sinirle belirtmeliyim.

Yeme içme masrafları kişiye göre değiştiği için aylık bir ücret çıkaramıyorum ama et Türkiye'ye göre çok uygun. Kıymanın kilosu 8 ila 11 KM arasında değişiyor, süt danasının eti ise 16-20KM arası. Sebzeler ve meyveler ise her yerde olduğu gibi sezona göre artıyor azalıyor. Muz, elma ve orman meyveleri daha uygun fiyatlı. Bazen bir haftalık sebze alışverişi ile bir haftalık et alışverişi aynı paraya geliyor. Dışarıda yeme içme fena sayılmaz. Çarşıda herhangi bir restoranda 6-7 KM ödeyerek 10luk cevapi yiyebilir, 2 KM vererek kahvenizi içebilirsiniz. Fikir edinmek için sağ tarafta Hırvat market zinciri Konzum'un kataloğunu görebilirsiniz. (Ben şahsen alkol ve domuz eti satmayan küçük bir marketten alışverişi tercih ediyorum.)

Giyim konusunda Türkiye çok daha fazla alternatif sunuyor. Bosna bu noktada sınırlı imkanlara sahip. Ancak her zaman indirim yakalamak mümkün. (Geçen ay 50KM vererek içi dışı deri çok şık bir ayakkabı buldum)Koton ve Waikiki gibi Türk markaları alışveriş merkezleri içinde mevcut. Koton Türkiye ile aynı fiyata ürün satarken, Waikiki Türkiye'de 10 tl olan ürünü burada 10KM'ye sattığı için pahalıya geliyor. Bunun dışında aradığınız çoğu markayı bulabileceksiniz.

Ulaşım için taksi pahalı değil. Troleybüs ve Tramvay için araç içi bilet 1.8 KM, büfelerden alınan bilet 1.6 KM. Aylık bilet almak isterseniz ayda 53 KM ödüyorsunuz. Öğrenci için aylık bilet 16 KM. Park ücretleri yol kenarlarında saat başı 1 KM, özel yerlerde ise saat başı 2-3 KM. 

Çocuk ve eğitim konusunda bilgim kendi çocuğum yaş grubu ile kısıtlı. Amerikan Koleji sanırım en pahalı eğitim veren kurum, yıllık 25bin dolar. Fransız Koleji 10bin dolar civarı. Bizim İbrahim için düşündüğümüz (Türk iş adamlarının satın aldığı) İsa Beg İshakoviç College ise yıllık 2bin euro. Eğitim dili İngilizce. Yemek için ayda 100 KM daha ödüyorsunuz. 

Yuvalar noktasında pek olumlu yazamayacağım. Ne kadar iyi bir yuva arasak da bulamadık. Biraz mecburiyetten, Müslüman eğitimcilerden oluşan bir yuva seçtik. Amel-i Nour. Aylık ücret 250-300KM arasında değişiyor. Diğer yuvalar da benzer ücret aralığında. Ancak yabancı dilde eğitim verenler 600 KM'den başlıyor. 

Özel ders fiyatları ülkede bir hayli uygun. Saat ücreti 5KM'ye kadar düşebiliyor. Ama o kadar da zalim olmamak lazım. Bir öğretmen en azından saatte 10 KM hak etmeli.


30 Haziran 2016 Perşembe

SARAYBOSNA'DA RAMAZAN

Bosna'daki ikinci Ramazanım ama Ramazan konulu yazımı şimdi yazıyorum. Açık konuşmalıyım, geçen yılın Ramazan ayını ülkeye geleli birkaç ay olmasının da etkisiyle pek olumlu hislerle anlatamazdım. Çünkü ne bizi davet edecek, ne de bizim davet edebileceğimiz insanımız vardı, ne de ben şehre alışabilmiş, bu kutsal ayın şevkle yaşandığı mekanları keşfedebilmiştim. Malum, bu ay inançlı insanlar için hassasiyetle, gayrı müslim nüfus için sıradan bir ay gibi yaşandığı için sokakta, çarşıda, pazarda ve diğer birçok mekanda Ramazanın varlığını duyumsayamamıştım. 

Ne mutlu ki, bu Ramazan beş vakit camileri dolduran kalabalık cemaati, mukabeleleri, teravih zamanı dolup taşan çarşı atmosferini, pide kuyruklarını tarifi imkansız bir keyifle seyrettik ve ruhumuzda etkilerini hissettik. Yakın aile dostlarımız sayesinde orucumuzu sevdiklerimizle birlikte açmanın huzurunu yaşayabildik. Daha doğrusu bu yıl, bakışlarımızı Ramazanın uğradığı alanlara çevirdik. Sanırım bu herkes için, oruç tutmayan ve saygı duymayanlara odaklanıp, hayıflanmaktan çok daha mantıklı ve çok daha faydalı bir tercihtir. 

Şehirde Ramazan ayına mahsus geleneklere ve ilginizi çekecek detaylara gelince:

Hemen hemen her camide günde bir kez mukabele okunuyor. Gazi Hüsrev Bey Camii'nde ise sabah namazından sonra ve ikindi namazından önce olmak üzere iki mukabele var. Maşallah vakit namazlarında mahallemdeki küçük camiler dahi hem erkek hem de kadın cemaat ile dolup taşıyor. Bu resim İstanbul'da pek alışkın olduğum bir manzara değil, seviniyorum.

İftara az vakit kala oluşan pide kuyrukları ve pekaralardan(fırınlar) gelen mis gibi kokular şehirde Ramazan ayının belirgin birer imzası gibi.

İftar vaktini top atarak daha da coşkulu hale getirme geleneği burada da var. 

Oruçlu olduğunuzu anlayan esnaf, kendisi oruç tutmasa bile ufak tefek hediyelerle ikramda bulunmak, işinizi kolaylaştırmak istiyor. (Sanırım biz bu hediye olayına fazla alıştık:))


Boşnaklar gerek evde, gerekse restoranlarda, bizim pidemizin daha küçük ve daha dolgunca versiyonu olan sıcak "somun"u, yine bizim ekşimekli,peynirli yumurtayı andıran "topa" isimli bir ön yemeğe bandırarak oruçlarını açmayı tercih ediyorlar. Limonata her sofrada mutlaka oluyor. Arkasından çorba, ana yemek, salata, tatlı, kahve(artık bu liste ne yazık ki uzayıp gidiyor)ile iftar sofrasını tamamlıyorlar. 

Başçarşı'daki Gazi Hüsrev Bey Camii'nde su ve hurma ile orucunu açıp, boş midenin hafifliği ile namazını kıldıktan sonra mükellef iftar sofrasına oturanların sayısı da hiç az değil. Biz de çoğu zaman onlardan olduk.

İftar öncesi de iftar sonrası da hep kalabalık olan Başçarşı'da bazı günler meydanda iftarlar düzenleniyor, ilahilerin okunduğu, hocaların sohbetler verdiği programlar tertip ediliyor. Teravih için camilerde yer bulmak için acele etmek gerekiyor, zira Müslümanlar kadınlı erkekli her camiyi dolduruyorlar maşallah. Ramazan ayında ortalık o kadar canlı ki, sahura kadar çarşının kalabalığı hiç eksik olmuyor. 

Gerek yerli gerekse Türkiye'den gelen kurumlar yetimleri ve şehit yakınlarını yalnız bırakmıyor. Düzenlenen iftarların yanısıra kumanyalar dağıtılıyor, fitre ve zekatların gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için bu kurumlar ellerinden geleni yapıyorlar. 

Ekranlarda da Ramazana özel programları görmek mümkün. Bu yıl anlatılanları biraz olsun anlayabildiğim için mutluyum:)

3 Haziran 2016 Cuma

AYVAZ DEDE ŞENLİKLERİ

Ajvatovica(Ayvatovitsa) Dağı'nda her yıl Haziran ayında düzenlenen Ayvaz Dede şenliklerine geçen yıl gidemeğim için üzülmüştüm, çok şükür bu yıl gitmek nasip oldu. (Lakin Ramazan ayının Haziran'a denk gelmesinden ötürü bu yıl Mayıs ayının son haftasında tertip edildi.) 


Bu sene Bursa Orhangazi Belediyesi'nin katkılarıyla gerçekleşen şenlikte Bosna'nın manevi yönünü keşfetme imkanı bulduğum için şanslıyım. Saraybosna ile şenliğin düzenlendiği bölge arasında dikkate değer farklar olduğunu söyleyebilirim. Hüzünlü bakışlarıyla ve sıcak yüz ifadeleriyle meydanı dolduran insanlar güleryüzlerini biz misafirlerinden esirgemediler. Ellerinde Türkiye ve Bosna bayraklarını hiç usanmadan sallayan ve tekbirler getiren insanlar yakıcı güneşe rağmen mehter marşlarına eşlik edip, semazenlerin gösterilerini şevkle izlediler. Duygu yüklü konuşmalar ve kalpten gelen duaların ardından, cemaat ile kılınan öğle namazı bana daha önce pek sık yaşamadığım eşsiz bir atmosfer sundu doğrusu. 

Displaying 20160529_112435.jpg
Gelelim Boşnak halkın İslam ile tanışmasına vesile olan Ayvaz Dede'ye. Hikayesini birçok kaynakta detaylıca okuyabilirsiniz ama ben kısaca değineyim:

Bir Alp eren dervişi olan Ayvaz Dede, o bölgede yaşayan Bogomil Boşnakların sevgisini ve hürmetini kazanmış bir şahıstır. O dönemde bölgede su sorunu baş gösterir. Suyun bölgeye ulaşmasına engel olan büyük kaya için halk Ayvaz Dede'den dua ister. Kırk gün kırk gece inzivaya çekilen Dede dua ve ibadet ile Allah'a yalvarır ve kırkıncı gün dev kaya yarılır. Bu mucizeden etkilenen Hristiyanlığın Bogomil mezhebine mensup Boşnaklar Müslüman olurlar. İşte bu nedenle bambaşka bir manevi hava içinde kutlanır bu şenlikler. 

Ne yazık ki, komünizm döneminde çok sayıda İslami uygulama gibi bu şenlikler de yasaklanmış. Çok şükür, bilhassa son yıllarda Türkiye'nin büyük destekleriyle çok daha coşkuyla kutlanıyor. 


13 Mayıs 2016 Cuma

SIK SORULAN SORULAR 3

*Aliya İzzetbegoviç çok seviliyor mu?

-Biz Türkiyelilerin en büyük yanılgılarından biri sanırım bu konu. Zannediyoruz ki her yerde Aliya'nın fotoğraflarını göreceğiz, onun sözlerini ve bu ülke için yaptıklarını işiteceğiz. Ama ne yazık ki Bilge Kralı tanımayan Boşnaklar bile var. Türkiye'de hayranı olduğumuz bilge lider, burada tahmin ettiğimiz ölçüde sevilmiyor. Elbette sevenler ve rahmetle ananlar çoğunlukta(genelde dini hassasiyetleri olan insanlar). Ama Boşnak halk arasında onu suçlayanları ve sevmeyenleri görmek bizi üzüyor. Aliya'nın ülkenin bağımsızlığı için bu kadar inat etmemesi durumunda katliamın bu dereceye ulaşmayacağını iddia eden gafiller var. İşin açıkçası bu konuda Aliya'nın "Köle Olmayacağız" isimli eseri yeterli açıklamayı sunuyor o yüzden konuyu derinlemesine incelemek isteyenlere kitabı tavsiye etmekle yetineceğim.

*Bakir İzzetbegoviç için Boşnak halk ne düşünüyor?

-Çok üzülerek belirtmeliyim ki, sevene ve takdir edene hiç rastlamadım. Görüşler iyi bir insan olduğu ama kesinlikle iyi bir siyaset adamı olmadığı yönünde. 

*Savaştan sonra halk İslami değerlere daha fazla tutunmuş mu?

-Halk bu soruya evet diyor. Savaş öncesi durumun çok kötü olduğunu, Müslüman ile gayrimüslim arasında neredeyse bir fark olmadığını, dinler arası evliliklerin normalleştiğini, bırakın ibadetleri, kelime-i şehadet getirmeyi dahi bilmeyen Müslümanların olduğunu dile getiriyorlar. Ancak savaşın akabindeki ilk yıllar hassasiyetlerin bir nebze daha canlı tutulduğu, Müslümanların gayrimüslimlere sert bir tavır aldığı ve kendi kimliklerine dönmeye gayret ettikleri ifade ediliyor. Acıdır ki, günümüzde yine bozulmaların başladığını söylemek mümkün. Her ne kadar camilerde, tekkelerde ve çeşitli vakıflarda gayet itinalı çalışmalar yürütülse de, bilhassa genç nesle bilinç kazandırmak konusunda Bosna da diğer İslam ülkelerinin yaşadığı benzer sorunlardan kaçamıyor. Şahsen bu sebeple ülkede İslami çalışmalara bilhassa çocukların ve gençlerin eğitimlerine yoğunlaşarak ağırlık verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

*Tesettürlü olmak herhangi bir sıkıntı oluşturuyor mu?

- Hayır. Herhangi bir garip bakış veya nefret söylemi işitmediğim gibi, diğer tesettürlü arkadaşlar da olumsuz bir olay tecrübe etmediklerini söylüyorlar. (Tabi Sırp Özerk Bölgesi hariç)İstanbul'da birbirini tanıyan insanlar dahi selamlaşmaktan imtina ederken, ülkedeki nüfusları ne yazık ki pek az olan tesettürlü hanımların birbirleriyle karşılaşınca tanımasalar dahi mutlaka selam vermeleri beni ziyadesiyle mutlu ediyor. 




4 Mart 2016 Cuma

KIŞ ÜLKESİ BOSNA

Kış mevsimini oldu bitti sevemedim. Bir de insan doğduğu mevsimi severmiş derler, bende tutmadı üzgünüm! Bildiğiniz bahar gelsin diye gün sayıyorum. 

Bosna'yı ilk ziyaretim mart ayında idi, yani tam bir yıl evvel bu zamanlar... O kadar üşümüştüm ki, bir sonraki gelişimde dolap raflarımın en gerisinde yıllardır öylece bekleyen tüm kazaklarımı, atkılarımı valize doldurup getirmeye karar vermiştim. Dışarıda çok üşüdüğüm gibi, evde de İstanbul'daki evimde ısındığım kadar ısınamamıştım. 

Ancak aralık ayından bu yana hala soğuktan titremediğimi göz önüne alırsak, Bosna'da kışın hiç de koktuğum gibi olmadığını söyleyebilirim. Yüzüme yüzüme esen bir soğukla veya ayazla karşılaşmadım, üstelik hemen her gün de 20 dakikalık yürüyüşümü yaptım. Belki bünyem alıştı belki de bu kış çok yumuşak geçti.

Genelde kışın mecbur kalmadıkça evden çıkmayı istemeyen hatta camdan bile dışarı bakmayan ben, yapacak çok fazla şey olmayınca kayak merkezlerine gitmeye İbrahim'in hatırı için razı oldum. Ocak ve şubat ayları boyunca hemen hemen her haftasonu dostlarımızla birlikte Vlasic, Bjelasnica, İgman ve Trebevic gibi merkezlere gittik, bembeyaz karların üzerinde yürüdük, çocuklarımızın yorulma nedir bilmeden saatlerce kaymasını ve kartopu oynamasını izledik. Zevk aldım mı? Hayırrr! Ama kapalı mekanları gezmekten, şehrin sisli ve dumanlı havasını soluyup oturmaktansa bir miktar temiz hava aldığım için yine de mutlu oldum.


Bosna, kar sporlarını sevenler için harika bir ülke. Nitekim çoğu aile de bizim gibi haftasonlarını biraz temiz hava almak biraz da spor yapmak için dağlarda geçiriyor. Kayak dersleri almak ve işi profesyonelce yapmak da mümkün. Lakin, yazmadan geçemeyeceğim bir husus var: Müslüman nüfusun fazla olduğu bir ülkede, tüm bu kayak merkezlerinde otel, restoran, cafe ve akla gelebilecek her tür hizmet varken bir ufacık mescid yapılmamış. Her gittiğimde, biraz da gelenleri ve görevlileri huzursuz etmek maksadıyla cevabını bile bile mescidin "nerede" olduğunu soruyorum. Merkezlere pek de yakın olmayan camilerde namaz kılarak kendimizce sorunu çözsek de, bu konuyu kafaya takıyor ve bulduğum her ortamda dile getiriyorum. 


YUNUS EMRE KÜLTÜR MERKEZİ KÜTÜPHANESİ

Bosna'ya geldiğim ilk aylarda, İstanbul'dan getirdiğim ve arkadaşlardan ödünç aldığım Bosna temalı kitapları okumak için yoğun bir çaba gösterdim. Aynı zamanda, canım bir gece vakti edebiyat çekerse diye valizin bir köşesine itina ile sığdırdığım birkaç edebiyat kitabımı da şevkle okudum. Zaman sonra İngilizce okumaya ve Boşnakça öğrenmeye ağırlık verme isteği beni kendi dilimde bir şeyler okumaktan alıkoydu. Zaten ilgimi çekecek Türkçe kitapları öyle her istediğim zaman kolaylıkla bulamayacağımı da biliyordum. Halihazırda Türkçe olmasa da internet üzerinden bir şeyler okuyor oluşum nedeniyle bundan pek rahatsızlık duymamıştım. Ta ki, Yunus Emre Kültür Merkezi Kütüphanesi'ne adım atana kadar...

Hani uzun süren açlık sonrası yemeğe saldırır ya insan, ben de edebiyat kitaplarına öyle saldırdım. Bir bakmışım ki, bir ay içerisinde on muhteşem kitabı iştahla bitirmiş, notlarımı almış, etrafımdaki insanlara ballandıra ballandıra anlatmışım. (Şimdi biraz daha yavaşladım çok şükür, kısmen açlığımı bastırmış gibiyim.) 

Sevinçle belirtmek isterim ki, Bosna bir Türk için sırf Yunus Emre Kültür Merkezi Kütüphanesi'ni barındırdığı için bile ayrıcalıklı bir yer. Binlerce kıymetli kitap kütüphanenin raflarında okunmayı bekliyor.

Hani genel bir kanı vardır, insanlar çoğunlukla klasik yerli edebiyatımızı lise yıllarında çokça okuduğunu düşünür(Kendimizi kandırmayalım lütfen, bir çırpıda kaç edebiyatçımızın ismini sayabiliyoruz veya kaç kitabın konusunu hatırlayabiliyoruz?) ve bu nedenle ilerleyen yıllarda edebiyat okuma gereksinimi duymaz. Lise ve üniversitede okuduğumu sandığım kitapların aslında yetersiz olduğunu, kütüphanede kendime çıkardığım okuma listesi ile çok iyi anladım. 
Hiç doğal değiliz biliyorum,
bari kitap okuyorken poz verseydik:)

Pek ziyaretçisi olmayan kütüphaneye Türkoloji mezunu ve Türkçe öğretmeni olan sevgili dostum (ve aynı zamanda Boşnakça öğretmenim, Saraybosna'daki kız kardeşim) Amela ile gidiyor, bize ikram edilen çayları içerken biraz Türkçe biraz Boşnakça sohbetler ediyoruz. Kitap ve Türk çayı kokulu bu güzel mekan haftada bir uğrak yerimiz oldu bile. 

Bir de, haberdar olmayanlar için kitap alıntılarımdan oluşan blogum:
http://kitapmirastir.blogspot.ba/

14 Aralık 2015 Pazartesi

BOSNA'DA YAŞAYANLARDAN BEKLENENLER

Neresi olursa olsun, bir gün yurt dışında yaşamak benim çocukluk hayalimdi. Ülkemi ve ülkemin insanları sevmediğim için değil, daha yüksek standartlara kavuşmak için de değil, farklı bir kültürü bizzat yerinde deneyimleyebilmek, hayata farklı perspektiflerden bakabilmek, yabancı dil öğrenebilmek ve günün birinde ülkeme donanımlı bir insan olarak dönebilmek için.

Peki kendimden beklediklerimi / hayalini kurduklarımı bu ülkede, Bosna'da ne kadar gerçekleştirebiliyorum? Bilhassa şu günlerde "Yanıldım mı, çok mu hayalperest davrandım, kendime haddinden fazla görev mi yükledim?" diye sorup duruyorum. Öncelikle hayata farklı açılardan bakabilme noktasında sürekli bir devinim içinde olduğumu düşünüyorum, bu konuda yanılmadım. Durmadan gözlemliyor ve benim için yeni olan her şeyi itina ile anlamaya, öğrenmeye  ve zihnime not etmeye çalışıyorum. Ülkeye, ülkenin kültürüne ve insanlarına uyum sağlamak gibi bir çabam da var. Hani yurt dışında küçük Türkiye yaratıp, orada yaşamaya devam edenlerden, tek bir kelime dil öğrenmemeye yemin edenlerden, gittiği ülkenin insanlarıyla hiç iletişim kurmayanlardan değilim. Değilim ama sanırım öyle davrananları da anlamaya başladım, zira aksini yapmak isteyenlerin bu kadar zorlanacağını hiç tahmin etmezdim. 

Daha önce İngilizceyi üniversitede, İspanyolcayı ise resmen kendi kendime öğrenmiş (ve artık unutmuş) biri olarak Boşnakçayı Bosna topraklarında çok kısa süre içinde öğrenebileceğimi düşünerek kendime çok çok haksızlık etmişim. Öyle ki, altı ayda temel bir çok ifadeyi gayet rahat anlayıp, doğal ve seri bir şekilde kullanabileceğimi, bir yıla ulaşmadan da beş-altı bin kadar kelime bilgisine ulaşabileceğimi farz etmiştim. İnsan kendinden bunu beklerse, başkaları ne beklemez ki? Ülkeye geldikten üç ay sonra "Boşnakçayı epey öğrendin mi?" diye soranlara kızmaya hakkım yok sanırım. Sekiz ayı devirdiğime göre bu soruyu sormayan kalmayacak. Şimdi gelelim neden umduğumdan çok daha yavaş öğrendiğime ve öğrendiklerimi de hızlıca unuttuğuma. Birincisi, muhatap olduğum insanların hemen hemen hepsi İngilizce biliyor ve maksat anlaşmak olunca doğal olarak İngilizce konuşuyoruz. "O halde sen de İngilizce bilmeyen birilerini bul" diyeceksiniz, işte ikinci önemli nokta da bu. Saraybosna halkı yabancılarla ilişki kurma noktasında son derece mesafeli ve soğuk. Defalarca davet ettiğim komşular, İbrahim'in yuvasındaki veliler ve bir şekilde tanıştığım diğer insanlar davetlerime icabet etmedikleri gibi, görüşmeye de yanaşmadılar. Hem faal olmak hem de sosyalleşmek umuduyla gittiğim Nahla'da da payıma Boşnak öğrencilere pratik İngilizce dersleri vermek düşünce, gün içinde çarşı pazar dışında Boşnakça kullanabileceğim hiçbir yer kalmadı. İnanın bir ülkede öğrenci veya çalışan değilseniz, çevre edinmek hiç de kolay olmuyor. Üçüncü zorluk da internette Boşnakça (veya Hırvatça, Sırpça, Karadağca(Montenegron) diyelim) kaynak bulmanın zorluğu ve ülkenin TV kanallarındaki Boşnakça program yetersizliği. Rusça, Arapça, Fransızca gibi popüler dillerde sayısız yazılı ve görsel kaynak bulunurken, Boşnakça'da en temel dil bilgisi konuları için bile kaynak bulmakta zorlanıyorum. Dil ancak maruz kalındıkça öğrenilir, ne yazık ki ben, elimden geleni yapmama rağmen bu dile maruz kalıp, mecburen kullanamıyorum. Uzun lafın kısası, bir yılda geleceğimi düşündüğüm seviye için kendime en az üç yıl veriyorum. Bu nedenle lütfen bu ülkede üç beş yıl yaşamasına rağmen iyi derecede dil öğrenemeyen insanlara "aptal veya tembel" gözüyle bakmayınız!!! Diğer faktörleri de göz önüne alınız!!!

İnsanların yurt dışında yaşayan kişilere yönelik beklentileri de benim gibi takıntılı insanlar için büyük bir sorun. Gidilen ülkenin tarihinin, siyasetinin ve önemli kişiliklerinin hayatlarının ülke sınırlarından içeri girilir girilmez, orada yaşayacak olan şahsın beynine kusursuzca yüklendiğine dair bir algı olduğunu düşünüyorum.  Söz konusu ülke Bosna olduğunda, insanlar Alija İzzetbegoviç gibi önemli bir şahsiyetle ilgili sorular sorup cevaplar almak istiyorlar. İnanın Türkiye'de ne okuduysam, ne izlediysem onu biliyorum, Bosna'ya girer girmez zihnim farklı bilgilerle dolmadı. Her tür bilgi bir tık ötemizdeyken ve İzzetbegoviç'le ilgili çok şey yazılıp çizilmişken, yine de ve ısrarla Bosna'da yaşayan Türklerden "Alija İzzetbegoviç" uzmanlığının beklenmesi ve yeni şeyler duyulmak istenmesi biraz fazla değil mi? Sanırım, merhumun tüm yakınlarının her tür röportaja ve söyleşiye hazır vaziyette biz Türkleri beklediği, biz Türklerin de üç beş ay içinde bu kıymetli insanlarla siyasi konuları konuşacak seviyede ileri bir Boşnakça öğrenebildiği düşünülüyor. Hayır, yanılıyorsunuz, lütfen bir kez daha ve mantıklı bir şekilde düşününüz, bizleri de "hiç gayret etmeden, kendisine bir şey katmadan, Bosna'ya dair hiçbir şey öğrenmeden öylesine yaşayan insanlar" pozisyonuna düşürmeyiniz!!! Boşnakların durmadan savaş anılarından bahsettiklerini, hatta su yüzüne çıkmamış acıları gelip bize anlattıklarını da düşünerek bize haksızlık etmeyiniz!!!

Türkiye'de yaşayan çoğu eğitimli insan dahi Türkiye'nin tarihine, siyasetine ve yetiştirdiği şahsiyetlere dair pek az malumata sahip iken, içinde bulundukları koşulları bilmeksizin yurt dışında yaşayan Türklerin sırtına gerçekçi olmayan beklentiler yüklemek adil olabilir mi? 

26 Kasım 2015 Perşembe

Bosnalı kadınların ilham kaynağı: NAHLA

15. yıl kutlaması vesilesiyle düzenlenen bir program sayesinde tanıştım NAHLA ile. Elime geçen broşürü inceledikçe Bosna gibi bir ülkede böylesi bir kurumun ne kadar büyük bir hizmet olduğunu düşündüm. Ne yapıp edip bu kurumu ziyaret etmeye hatta imkan varsa bir şekilde yaptıkları güzel işlere katkıda bulunmaya karar verdim. Biraz aceleden biraz da heyecandan olmalı, önceden bir mail atmak yahut telefon etmek aklıma bile gelmedi, bir öğleden sonra karar verip direk NAHLA binasına gittim. Son derece güler yüzle ve içtenlikle karşılandıktan sonra, dini eğitim programları ve seminerlerden sorumlu olan Amela hanımla kuruma olan ilgim ve ne gibi yardımlarda bulunabileceğim hususunda konuştum. Vaktini ayırıp bana tüm binayı gezdiren ve kurumun programlarından bahseden sevgili Amela gibi diğer çalışanlar da bu çat kapı gelen misafire karşı sıcak ve ilgi doluydular. 

Benim kurumla olan bağlantımdan önce NAHLA’nın nasıl bir kurum olduğuna ve ne gibi hizmetler verdiğine değinmek istiyorum. 


NAHLA, Bosnalı kadınların sosyalleşmesi, kendilerini geliştirmesi, çeşitli yetenekler kazanıp iş hayatına atılabilmesi amacıyla 2000 yılında bir grup genç kadın tarafından kurulmuş bir yapılanma.  Kurulduğu tarihten bu yana ülke genelinde gördüğü ilgi de, üye sayısı da günbegün artıyor.  2007 yılında Saraybosna’da müstakil bir binada hizmete geçmesiyle birlikte çalışmalarını ve eğitim sahalarını artırarak daha da profesyonel hale gelen kurum,  ülke içerisinde benzer teşebbüslerin kurulmasına da ön ayak olmdu. Bir eğitim ve araştırma merkezi olarak hizmet veren NAHLA, din ve etnik kimliklerine bakmaksızın tüm Bosnalı kadınlara bulunmaz bir fırsat sunuyor. Ülke kadınlarını eğitmek, geliştirmek, farkındalıklarını artırmak ve onları sosyal hayata kazandırmak için her geçen yıl kurumun eğitim ve seminer programları zenginleştiriliyor. Tertemiz binasında kafeteryası, internet cafesi, kütüphane ve okuma odası, psikolojik danışmanlık odası, seminer salonu, mescit ve abdesthanesi, çocuklu hanımlar için kreşi, spor salonu-sauna-duş alanları ve her derse özel dizayn edilmiş sınıflarıyla dört dörtlük kurum.  Hizmetlerinin bir kısmı ücretsiz, bir kısmı ise son derece makul fiyatlar üzerinden veriliyor ancak yine de ekonomik gücü olmayan kadınlardan ücret talep edilmiyor. 


Peki, NAHLA’da mevcut olan hizmetler ve eğitim programları neler?

-İslam Okulu (Sahasında yetişmiş eğitimciler tarafından verilen dini eğitim ve seminerler) 
-Proje araştırma sahası(Kadınla ilgili her konuda akademik düzeyde veya serbest her tür araştırma, konferans) 
-Meslek edindirmeye yönelik kurslar (Bilgisayar, Grafik Dizayn, Dikiş, Çocuk bakıcılığı, Yemek… vb.)
-Yabancı dil programları (İngilizce ve Türkçe, Pratik sınıfları) 
-Hobi amaçlı programlar(Fotoğrafçılık, Resim, Hat, Tezhip, Bakır işçiliği… vb.) 
-Spor programları(Fitness, Aerobik, Pilates, Boot Camp… vb.) 
-Psikolojik Danışma ve Aile Terapisi 
-Çeşitli kulüpler (Trekking, Gençlik Kulübü vs.) 
-Çocuklara yönelik aktiviteler(Tüm gün yuva hizmeti, okul çocukları için kitap kulübü vs) 
-Kadınları ilgilendiren hemen her konuda düzenlenen çeşitli seminerler (Ebeveynlik, Eş İlişkileri, Psikoloji vb.) 
-İnsani yardım kampanyaları, kermesler, sergiler… 

Sanırım artık, birbirinden gayretli ve samimi hanımların başarılı bir teşebbüsü olan NAHLA içerisindeki küçük görevime değinebilirim.  Ana dili Türkçe olan, İngilizce bilen ama Boşnakçayı iyi bilmeyen bir yabancı olarak öğrencilerin İngilizce ve Türkçe kurslarında öğrendikleri bilgileri pratiğe dökmeleri hususunda belli bir program dahilinde (conversation class) onlara yardımcı oluyorum.  Bosna’yı, kültürünü ve insanlarını tanımak, onlardan bir şeyler öğrenirken bir yandan da onlara az da olsa bir şeyler katabilmek isteyen bir insan için NAHLA’dan daha güzel bir fırsat olabilir miydi dersiniz? 



*NAHLA ile ilgili daha fazla bilgi edinmek, basında hakkında çıkan haberlere bir göz atmak isteyenler http://english.nahla.ba/default.aspx adresinden gerekli bilgiye ulaşabilir. 


kaynak: http://www.on5yirmi5.com/yazar/sare-sanli/185562/bosnali-kadinlarin-ilham-kaynagi-nahla.html

9 Kasım 2015 Pazartesi

BALKANLILAR TÜRKÇE ŞARKI SÖYLERSE...


Türkçe'nin bu topraklarda ne kadar sevilen bir dil olduğunu, Türkçe dizilerinin popülaritesini, çok sayıda kurumda hizmete sunulan Türkçe kurslarını ve okullardaki Türkçe sınıflarını daha önce belirtmiştim. Ancak müziğimizin etkilerine değinmemiştim. Günümüz şarkıcılarının popüler şarkılarını cafelerde, mağazalarda bilhassa Başçarşı'da duymak pek de şaşırtıcı değil. Fakat Türk müziğine olan ilgi ve sevginin tohumları çok daha önceden atılmış. Uzun aramalar sonucu ulaştığım videolara mutlaka bir göz atın, dinlerken pek hoş vakit geçireceğinizden eminim. 


Makedonya Türklerinden Kevser Selimova, Çadırımın Üstüne, Kızılcıklar Oldu mu? Leylam, gibi tanınmış türkülerimizi kendine has yorumuyla seslendirmiş. Kendisi halen Belgrad'da yaşıyor.




Benim favorim, Sırp şarkıcı Danica Krstic'ın yorumu.





Ilma Karahmet'i "U Stambolu Na Bosforu" şarkısıyla tanıdım. 13 yaşında bir yarışma programına katılarak ismini duyurmuş. YouTube'da birkaç Türkçe şarkısına daha rastlamak mümkün. Kendisi Boşnak.





Esma Redcepova Müslüman anne, Yahudi büyükanne ve Katolik büyükbabadan dünyaya gelen Makedonyalı bir şarkıcı. Son derece eğlenceli bir şarkıyı yorumlamış.



Bu da bir yarışma programında Türkçe şarkı söylemeyi tercih eden bir gencin arabesk yorumu.

19 Ekim 2015 Pazartesi

KISA KISA DİKKATİMİ ÇEKENLER

* Panolara, cami ve kilise kapılarına, ağaçlara, apartman girişlerine asılan ölüm ilanları ülkeye geldiğim günden bu yana dikkatimi çekiyor. Bu ilanlara en çok yaşlılar dikkat ediyor, önünde durup üzgün bakışlarla tanıdık biri olup olmadığını anlamaya çalışıyorlar. Şimdiye kadar yeşil ve siyah çerçeveli ölüm ilanları görmüş, isimlerden ve sembollerden yeşil çerçevenin Müslümanlar için, üzerinde haç işareti bulunan siyah çerçevenin ise Hristiyanlar için kullanıldığını düşünmüştüm, lakin daha sonra gördüğüm mavi çerçeveli ilan kafamı karıştırdı. Neyse ki öğrenmekte gecikmedim, mavi çerçeveler de dinsizlere aitmiş.

*Ne var bunda diyebilirsiniz ama şimdiye kadar hep Müslüman ülkelerde yaşadığım için hiç karşılaşmadığım Hristiyan cenaze araçları da benim için dikkat çekiciydi. Bizde her köyün bir camisi olduğu gibi, bu ülkedeki Hristiyan köylerinde de birer kilise var. Hatta her iki dinin mensuplarının bir arada yaşadıkları köylerde hem Kilise, hem de Cami bulunuyor.

* Artık fazlasıyla alışmış olsam da, belirtmeden geçemeyeceğim bir husus burek konusu. Boşnaklar bizim börek diye bildiğimiz hamur işine "pita" diyorlar. "Burek" ismi yalnızca "etli" pita için kullanılıyor. Diğer pitalar ise içine konulan malzemeye göre isim alıyor: Peynirli (Sirnica), Ispanaklı(Zeljenica), Patatesli (Krompiruša),Boş (Maslinica).

* Sebebini hala öğrenememekle birlikte belirtmeliyim ki, ülkeye geldim geleli gördüğüm kedi sayısı beşi geçmemiştir. Ancak sokak köpekleri her yerdeler. Belediyelerin bu kimsesiz köpeklere yönelik bir uygulaması da yok. Bazı ağaç diplerinde su kapları ve çöplere yakın bırakılan yemeklerden anlıyorum ki köpeklerin bakımını halk kendi üstleniyor.

* Saraybosna'nın yerlileri ülkenin diğer şehirlerinin sakinlerinden oldukça farklı. Boşnak nüfusun çoğunlukta olduğu şehirlerde (örneğin Zenica, Bihaç, Cazin, Tuzla) komşuluk ve insan ilişkileri çok daha sıcak. Bu durumu bizzat Bosnalılar dile getiriyor ama benim de aynı doğrultuda tecrübelerim oldu.  İlginçtir, Saraybosnalıların biraz kibirli ve soğuk olduğunu söyleyenlere, aslen başka bir şehirden geldiğini ve Saraybosna'da arkadaş ve komşu edinmekte çok zorlandığını belirten insanlara her geçen gün daha fazla rastlıyorum.

Neum
* Normalde bir ülkeye gittiğinizde, ülkenin turistik yeme içme mekanlarının sıradan mekanlara göre bir hayli pahalı olduğunu gözlemlersiniz. (Markette 1 lira olan suyun, cafede 3-4 lirayı bulması gibi.) Bu durum Bosna için geçerli değil. Son derece turistik bir mekan olan Başçarşı'daki restoranlar ile sıradan restoranlar arasında neredeyse hiç fiyat farkı yoktur. Üstelik alternatifiniz de çoktur. Hemen hemen her yerde rastlayabileceğiniz "Pekara"lar sayesinde 1 KM'nin çok altında bir fiyata açlığınızı bastırabilirsiniz. (Düşünün, bizdeki simite benzeyen gevreğin fiyatı yaklaşık 50 kuruş.)

* Bosna'nın denize kıyısı(yaklaşık 20 km) olan tek şehri Neum gerçekten cennetten bir parça gibi. Bu şehirle ilgili dikkatimi çeken ise nüfusunun neredeyse tamamını Hırvatların oluşturması ve para birimi olarak da Bosna para birimi "KM" yerine Hırvatistan para birimi "Kuna"nın kullanılması. Dolayısıyla şehirde bir Boşnak'a rastladıysanız kuvvetle muhtemel turist olarak gelmiştir.



1 Ekim 2015 Perşembe

BOSNA HAKKINDA NELER OKUYORUM, NELER İZLİYORUM?

Bosna, hakkında zihnimizin bir hayli dolu olduğu bir ülke. Benim gibi yaşı 30'u geçenler savaşın yaşandığı yılları çok net hatırlar. Ekranlardaki yürek burkan görüntüler, Bosna şarkıları, şiirleri, anma geceleri, Boşnak halk için yapılan dualar ve tınısı hala kulağımda olan Bosna milli marşı... İmam Hatip sıralarında arkadaşlarımızla Boşnak ilahilerini ezberlemek için yarışır, hep bir ağızdan "Ja sin sam tvoj"(Ya sin sam tvoy, Ben Senin Oğlunum) marşını haykırırdık. Savaş esnasında yaşadıklarını not alan küçük kız "Zlata'nın Günlüğü" elden ele dolaşırdı. Dolayısıyla yıllarca Bosna deyince, savaş, soykırım, kan ve gözyaşı geldi aklımıza. Aliya İzzetbegoviç'in şanlı mücadelesini okuduk, dinledik, seyrettik. Sırp ve Hırvatların tüm dünyanın gözü önünde "Türk" diye katlettiği Bosnalı kardeşlerimize sınır tanımaz bir sevgi besledik.(Hep de besleyeceğiz.) Yıllar sonra savaşın yaraları sarılırken, ekranlarda keskin bir akordeon sesi eşliğinde Başçarşı'daki "Sebil"i, özgürce uçan güvercinleri ve Türkiye'ye selam gönderen "ecdad yadigarı" Bosnalı kardeşlerimizi izledik. 

Doğal olarak bizler Bosna'yı hep aynı perspektiften tanıdık. Bosna hakkında yazılan kitaplar ve çekilen filmler/belgeseller de aynı temalar üzerinden verildi. Ben bugünün Bosna'sını ve bugünün Bosna halkını savaştan olabildiğince bağımsız tanımaya ve tanıtmaya çalışsam da savaşın izlerinden öyle kolay sıyrılamıyorum (tıpkı tüm Bosna gibi), okuduklarıma ve izlediklerime değinmeden geçemiyorum.

İslam Deklarasyonu / Aliya İzzetbegoviç

Öncelikle Aliya İzzetbegoviç'in en çok okunan ve tanınan bu muhteşem eserinin PDF formatına rahatlıkla ulaşabileceğinizi söylemeliyim ki okumayan kalmasın. Begoviç bu eserinde sadece Bosna'daki Müslümanlar için değil, tüm Müslümanlar için çok önemli, can alıcı tespitler yapmış. Birkaç cümle veya birkaç paragrafla tanıtılacak, özetlenecek gibi değil. Bu eser sadece onun ciddi bir entelektüel ve alim olarak ülkesi adına verdiği mücadeleyi ve fikri yapısını anlamak için değil, Müslümanların bugününe ışık tutacak fikirlere ulaşmak için de mutlaka okunmalı. (Ben yıllar evvel okumama rağmen, buraya geldiğimde hakkını veremediğim noktaları daha iyi sindirebilmek için bir kez daha okudum.)


Köle Olmayacağız / Aliya İzzetbegoviç

Bosna'yı anlamak, tanımak, savaşın detaylarını öğrenmek ve Aliya'nın bu savaşta ne denli mühim bir rol oynadığını bilmek isteyen bir insan için büyük liderin 1990-1995 yılları arasındaki konuşmalarını içeren bu derleme kitabı okumamak büyük bir eksiklik olurdu. Hemen her sayfada altı çizilecek satılar bulduğum ve üzerinde dakikalarca düşündüğüm bu konuşmalar sayesinde Aliya'nın "Bilge Kral" unvanını sonuna kadar hak ettiğini bir kez daha anladım.
"Bizim konseptimiz, her zaman hem camiden ezan hem de kiliseden çan sesinin duyulacağı, medeni hayat konseptidir."
"Dışarıdan gelen özgürlük yoktur. Hiç kimse hiçbir zaman kimseye özgürlüğünü hediye etmemiştir. Her halk kendi özgürlüğünü kazanmak zorundadır."
"Başımızı eğecek miyiz yoksa başımız dik olarak mı kalacağız, köle mi özgür insan mı olacağız? Konuşmama çok sevdiğim şairin sözleriyle son vermek isterim:
"Büyük Allah adına yemin ederiz ki köle olmayacağız!"

İslami Yeniden Doğuşun Sorunları /Aliya İzzetbegoviç

Yeni baskısının editörlüğünü üstlendiğim bu eseri farklı iki biçimde okuyabildiğim için şanslıyım.Böylesi önemli bir eser, bir kere okunup rafa kaldırılacak cinsten değil zira.
Bilge Kral "Müslümanlar neden geri kaldı?" sorusunu büyük bir titizlikle tarihi verileri analiz ederek cevaplayarak başlıyor esere. Vahyi ve Allah Resulü'nün mesajlarını anlamaya yönelik çağrıları ve tespitleri günümüz problemlerine ışık tutmaya devam ediyor. Kur'an'ı nasıl okumamız gerektiğinden, Müslüman bireylerin nasıl yetiştirileceğine kadar çok sayıda kronik soruna ustalıkla değiniyor ve somut çözümler sunuyor.
Aliya'nın beni en çok etkileyen yönlerinden biri Müslüman kadına ve aileye bakış açısı. Özellikle çalışan anne ve çocuk ile ilgili tespitine yer vermek istiyorum:
"Çalışan kadın iş ile çocuğu bir arada, hiç kimse zarar görmeden yürütemez. Fakat galiba çocukların zararı en fazladır. Çünkü onlar sevgi için değil, para için çalışan kimselere emanet edilmişlerdir. Çocuk sadece kendi ebeveyni için ve kendi evinde bir şahsiyettir. Kreşte çoğu zaman, mürebbiye-memur için sadece eşyalar arasında bir şeydir. Kreşler ana okulları ve yurtlar çok az terbiye eder ve yetiştirir. Bu kurumlar çocukların duygusal tarafını geliştirmez, bakımsız bırakarak onları sadece gözetir ve korur."

Bosna Yazıları / Editör: Ertuğrul Günay

1995 yılının Ağustos ayında "Bosna için İnsanlık Girişimi" isimli bir kampanya ile kendi imkanlarını kullanarak Bosna yolculuğuna çıkan bir grup aydının yaşadıklarını kaleme aldığı bir edisyon çalışması bu kitap.  Grubun öncülüğünü yapan Ertuğrul Günay aynı zamanda kitabın editörü. Kitapta tam o yıllarda yaşananların resmedildiği belge niteliğinde yazılar bulabiliyorsunuz. Tüm aydınlar, duygularını ve gördüklerini tam anlamıyla aktaramamanın rahatsızlığı içinde olsalar da, yoğun hisleri anlamak okuyucu için çok güç değil. Savaşın acılarıyla birlikte, Bosna’nın bir ülke olarak onlarda bıraktığı izlenimleri okumak da insana çok şey katıyor. Ayrıca bu "İnsanlık Girişimi"nin Türk basınında nasıl yankı bulduğuna dair çeşitli köşe yazarlarının görüşlerine de yer verilmiş.

Bosna’nın Hazineleri /Hacer Öztürk

Hacer Öztürk’e ait olan bu çalışma, yaşanmış hadiselerden ilham alınarak kaleme alınan 14 kısa hikayeden oluşuyor. Bogomil dininden olan Bosnalıların İslamı seçmelerine vesile olan "Ayvaz Dedo" ve tek başına Viyana çarına kafa tutan bir Boşnak'ın onurlu hikayesi "İnat Kuča" gibi hikayeler dışındaki tüm diğer hikayeler bir hayli hüzünlü. Savaş döneminde yaşanılan birbirinden acı hadiseleri yazar içtenlikle anlatmış.

Sevdalinka /Ayşe Kulin

Uzun yıllar evvel okuduğum bir kitaptı Sevdalinka. Ayşe Kulin usta üslubuyla bir hayli hüzünlü bir öyküyü işlemişti. Savaşta masum bir halka yaşatılan zulüm ve barbarlıkları tüm çıplaklığıyla tasvir etmekten çekinmediği için, kitabı okurken korku, utanç ve nefret duygularının harekete geçmemesinin imkansız olduğu hatırlıyorum.Defterimdeki notlara bakıyorum ve birini paylaşmak istiyorum:
"Dünya buna izin vermez. Koca dünya gözlerini bir soykırıma daha kapatmaz. Hiç kimse aldırmasa, bu yollardan geçmiş Yahudiler var, onlar izin vermez..."

Drina Köprüsü / İvo Andriç

Bakmayın siz Drina Köprüsü ismine, Sokollu Mehmet Paşa'nın Višegrad'da yaptırdığı köprü aslında aynı isimle yani "Sokollu Mehmet Paşa Köprüsü" olarak anılıyor.  Yine uzun zaman önce okuduğum kitaplardan biri olan İvo Andriç'in bu meşhur eseri, MEB'in belirlediği 100 Temel Eser arasında. Bu kitap Osmanlı yönetiminin ülkeden çekilip, Avusturya yönetiminin gelişini anlatması nedeniyle o dönemi tahlil etmek açısından önemlidir. Osmanlı dönemine ait olumsuzlukların abartılması, Avusturya dönemindeki olumsuzlukların ise geçiştirilmesi eserin 1961 yılında neden Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldüğünü açıklıyor sanırım.

Derviş ve Ölüm /Mehmet (Meša) Selimoviç

Haksız yere öldürülen kardeşinin başından geçenleri anlatan bir Mevlevi şeyhinin hikayesidir bu kitap. Bundan yaklaşık altı yıl evvel defterime bu kitaptan sayfalar dolusu notlar almış ve kitabın bazı bölümlerini iki kez okumuştum. Romanda adalet, dostluk, kardeşlik,intikam, suç ve ceza gibi kavramlara dair çok şey bulduğumu hatırlıyorum. Hatta kısa bir alıntımı buraya da not düşeyim:
"Öldükten sonra da eşitliklerini koruyabilsinler diye eskiden Müslümanlar müşterek mezarlara gömülürlermiş. Hayatta eşit olmamaya başladıktan sonra, mezarlarını da ayırmaya başlamışlar."

Srebrenica is a Falling Star / Melika Salihbeg Bosnawi

Yazarın kendisiyle bizzat tanıştıktan sonra okuduğum bu küçük kitap, birbirinden duygusal şiirlerden ve şiirlere eşlik eden anlamlı illüstrasyonlardan oluşuyor. Okurken gözyaşlarınızı tutmak mümkün değil.  Beni en çok etkileyen kısımda şair, Tanrının belki de Srebrenica'da ölenleri bizler gibi topraktan değil de yıldız tozlarından yarattığı ve bunun için o insanların toprağa değil, yıldızlara geri döndüğünü harika bir üslup ile anlatıyor. Srebrenica'nın "gümüş" anlamına geldiğini de bu kitaptan öğreniyorum. Kitabın dili İngilizce. Şiirlerin bir kısmının tadına bakmak isteyenler için http://www.bosnawi.ba/en/poetry/130-srebrenica-is-a-falling-star

İncir Kuşları / Sinan Akyüz

Kitabı okurken ister istemez Ayşe Kulin'in Sevdalinka'sı ile kıyasladım. Üslup açısından bana hitap etmemesine rağmen, anlatılan temsili olayların yaşandığı yerlerde aylardır yaşıyor olmam ve ülkenin kültürünü her geçen gün daha iyi sindirmem kitabın bende çok farklı izler oluşturmasına sebep oldu. Başlangıçta romanın kahramanı olan gençler arasında yaşanan aşk tasvirinden sıkıldım, hatta biraz yapay buldum. Ancak ilerledikçe adeta belgesel havası sunan olaylardan ve ifadelerden, daha önce başka yerlerde karşılaşmadığım bazı detayları öğrendim. Yazarın üslubunu bir yana bırakırsam, esere verdiği emek ve yaptığı araştırmaların derinliği takdire şayan diyebilirim. Bilhassa Bosna Savaşı hakkında pek fikri olmayan gençlere tavsiye ediyorum.


İzlediğim filmlere gelince;
İlginçtir ama Bosna'ya ait filmleri Bosna’ya geldikten sonra izledim. Tıpkı kitaplar gibi filmler de, söz konusu olayların geçtiği yerleri gören ve hatta yaşayan insanda çok daha farklı izler bırakıyormuş. Filmde gördüğüm her bir mekan, her bir Boşnakça kelime ve Boşnak kültürüne ait her bir öge tanıdık geldikçe anlam da derinleşiyormuş. 

In the Land of Honey and Blood /Angelina Jolie 

Hakkında yazılanları okumaksızın, Angelina Jolie için ön yargılarınızı (şayet varsa) bir kenara bırakarak bu filmi izlemenizi öneririm. Sinematik açıdan film değerlendirecek bilgi düzeyim yok ancak objektiflik noktasında filme yüksek puan verebilirim. Zulüm gören ve haksızlığa uğrayan tarafın Boşnak halk olduğunu yansıtması açısından film gözümde kıymet kazanıyor. Bir Boşnak genç kız ile Sırp komutanın aşkı üzerinden verilen hikayede gerçek dışı çok az öğe gördüm. Tecavüzler, işkenceler, toplu katliamlar ve askerlerin ruh hali belli oranlarda verilmeye çalışılmış. En azından Bosna'da olup bitenler hakkında hiçbir fikri olmayan dünya insanları için bu film doğru bir örnek diye düşünüyorum. 


Welcome to Sarajevo

Filmde gerçek görüntüler kullanıldığı için, bu yapımın daha çok belgesel niteliğinde olduğu söylenebilir. Hikaye hayatı kurtarılmaya çalışılan bir Boşnak çocuk üzerinden verilmiş, bu şekilde savaşın en çok çocukları yaraladığı anlatılmış. Tıpkı Jolie'nin filmi gibi bu film de dünyaya yaşananları doğru bir şekilde gösterme noktasında çok iyi ve dürüst bir iş çıkarmış. Kesinlikle izlemeye değer bir film.

Savršeni krug (Kusursuz Çember)

Eşini ve kızını yurt dışına gönderen alkolik bir şairin(Hamza) evine tüm yakınlarını kaybeden iki çocuğun (Adis ve Kerim) sığınmasıyla başlar öykü. Sniperlardan bombalardan kaçarak yaşam mücadelesi veren üç kişinin korkularının ve duygularının anlatıldığı film savaş bittikten çok kısa bir süre sonra çekilmiş. Politik öğeler yerine, savaşın vurduğu insanları, geride kalan insanların çaresizliğini ve ülkede hayatın durduğunu resmetmeye çalışmış Ademir Kenović. Saraybosna'da geçen üç ayın sonunda, filmde gördüğüm yerlerin tanıdık gelmesinin ve Boşnakça'ya kulaklarımın alışmasının bende çok daha farklı etkiler bıraktığını söylemeliyim.

Aida Begiç

Snijeg (Kar)

Ünlü yönetmen Aida Begić'in yönetmenliği yaptığı film, savaş sonrasında tüm erkeklerin öldürüldüğü bir köyde yalnız kalan ve hayata tutunmaya çalışan kadınların hayatını konu almış. Ne kadar acıdır ki, erkeklerinin ölü bedenleri görmemiş olmaları, onların hayatta olma ihtimallerini kadınların zihinlerinden hiç silmemiş. Gerçekten Begić, savaş sonrası seçilebilecek en güzel temalardan birini seçip, izleyiciye duyguları yoğun bir şekilde yansıtmış.Son derece yalın, naif ve izlenesi bir film.

17 Ağustos 2015 Pazartesi

SIK SORULAN SORULAR 2

Sık sorulan soruları cevaplamaya devam ediyorum.

* Bosna'da hayat ucuz mu?
-Türkiye'ye kıyaslayarak cevap verirsem, belli alanlarda ucuz, belli alanlarda ise hemen hemen aynı veya pahalı diyebilirim.
Örneğin dışarıda yeme içme ucuz. Çünkü etin fiyatı yarı yarıya uygun. Türkiye'de turistik bir bölgede bir kişi karnını 30 TL'ye doyurursa Bosna'da bu rakam 15-20 TL'ye düşer.
Sebze ve meyve ise daha pahalı. Pazara gitmeniz de çok bir şeyi değiştirmiyor. Market alışverişinde de Türkiye'de alternatif daha fazla olduğu için Türkiyeyi daha ucuz buluyorum. Kozmetik ve kişisel bakım ürünlerinde ise Bosna daha avantajlı. Kiralar aşağı yukarı aynı. Ama Saraybosna küçük olduğu için, şehir dışını tercih edip daha ucuza yaşayabiliyorsunuz. Araba fiyatları ise üçte bir oranına kadar dusebiliyor.

*Gelişmiş bir ülke mi?
-Gelişmişliğin kriterlerine göre değişir. Belli açılardan altyapısı oturmuş, düzenli bakımlı bir ülke görmek mümkün. Şehircilik Türkiye'ye bakarak daha iyi görünüyor, bu da nüfusla alakalı olabilir. Derli toplu ve düzenli bir ülke görüyorsunuz ilk bakışta. Ulaşım ise tek kelimeyle kötü. Tüm toplu taşıma araçları eski ve yetersiz.
Aradığınız ürünü bulma konusunda zorlanmazsınız. Çok sayıda alışveriş merkezi ve dükkan var. Birçok Avrupa markasına ulaşmak mümkün.
Hastaneler ve hizmet sektörü cok fena durumda. Sakın işiniz düşmesin ve bir aciliyetiniz olmasın. İşler bu ülkede alabildiğine yavaş. Bana Türkiye'nin 15 yıl önceki halini hatırlatıyor.

*İnsanları sıcakkanlı mı?
-Kime denk geldiğinize ve sizin kim olduğunuza göre değişir. Çocuklu bir bayan olarak girdiğim her ortamda sıcak karşılandım ama herkesin tecrübesi bu kadar olumlu değil. Parklarda, toplu taşıma araçlarında, alışverişte çok samimi sohbetlerin içinde kendimi bulduğumu söyleyebilirim. Ülke insanı çocuklara inanılmaz kıymet veriyor. Kısa süreli ilişkilerde sıcak olsalar da, komşuluk ilişkileri can çekişiyor. Bayramda dahi kimse birbirinin kapısını çalmadı ve hatta karşılaşınca da bayramlaşmadı. Burada yaşayan diğer Türk arkadaşların tamamımın gözlemi de halkın mesafeli ve biraz soğuk olduğu yönünde.

*Türkiye'de bulup da Bosna'da bulamadığın ürünler neler?
-Sanırım peynir ve zeytin çeşitleri en çok özlediklerim oluyor. (Maalesef bazı markaların vakumlu zeytinlerine mahkumuz.) Nohut, bulgur ve kırmızı mercimeği bulmak için de Türk marketlerine bakmak gerekir.

*Bosna'da olup Türkiye'de olmayan neler var?
-Börek, çevapi ve magnetler:) Gerçekten Türkiye'de olmayan hiçbir şey yok burada. Hediye götürmek işin en zor kısmı ama ben yine de ilginç bir şey buldum. Hazır çorbalardan Begova çorbası:)

*Bosna'da TV kanalları ve programları nasıl?
-Öncelikle Bosna halkı için televizyon vazgeçilmezler arasında. Animal Planet, Discovery, History Channel, RTL ve diğer uluslararası kanallar, Hırvat ve Sırp kanallarının yanı sıra Boşnaklara ait üç dört kanal var. Şahsen Bosna kanallarında Boşnak dili ile hazırlanmış ilgi çekici, eğitici, faydalı tek bir programa rastlamadım. Ağırlıklı olarak müzik, eğlence ve spor programları var. Bu da Boşnakçayı izleme ve dinleme yoluyla pekiştirmemin önündeki en büyük engel. Ayrıca görüntü kalitesi ve çekimler de bir hayli düşük kalitede.
Dizi izleme oranı çok yüksek, bunu tanıştığınız her Boşnak'tan anlayabiliyorsunuz. Yerli televizyon kanallarında yerli dizileri yok denecek kadar az. Daha çok ithal dizi takip ediyorlar. Türk dizileri revaçta. Dublaj yapılmadığından halk, her programı orijinal dilinde izliyor bu yüzden yabancı dil öğrenirken çok zorlanmıyorlar.

1 Ağustos 2015 Cumartesi

BOSNA'DA ÖĞRENCİ OLMAK

Ülkeye geldiğim ilk haftalardan itibaren beni yalnız bırakmayan öğrenci arkadaşların "Bosna'da öğrenci olmanın avantaj ve dezavantajları" ile ilgili görüşlerini, hem öğrencilik hayatını merak edenlere hem de bu ülkede eğitim görmeyi düşünenlere ışık tutmak maksadıyla toplamak istedim. Aralarında Türk iş adamlarının kurduğu IUS başta olmak üzere devlet üniversitesi ve diğer özel üniversitelerde eğitim alan genç arkadaşlarıma vakitlerini ayırıp, kafalarında üç dört yılın muhasebesini yaptıkları için çok teşekkür ediyorum. 


Bosna benim dünyadaki cennetim. Huzurum, mutluluğum, gençliğim, heyecanım, umudum ve hayal kırıklığım. Ben insanın eğitimini okulda aldığına inanmıyorum o yüzden Bosna'da eğitim yani bir kuruma bağlı alınacak eğitim çok çeşitlilik gösterebilir ama Bosna'nın bir insanı eğitmesine, olgunlaştırmasına şahit olduğum çok oldu. Kişinin nasıl bir beklentiyle Bosna'ya geldiği çok önemli. Bir Avrupa ülkesi mi görmek istiyor, Aliya'nın askerlerini mi, yasayan Osmanlıyı mı. İşte bunların hiçbiri, yada ayni zamanda hepsi. Bunu görene, anlayana kadar insan çok şey öğreniyor. Bosna vatan oluyor, köy oluyor, yayla oluyor. Sonra bir bakıyor insan ve Bosna'yı terk etmenin imkansız olduğunu görüyor. Benim için Bosna akademisyenlerden ve akademik hayattan tiksinmişken bir sene daha okul uzasın diye master yapmaktır. Benim için Bosna ilk aşktır, son duraktır.  (Betül)


Her ülkede olduğu gibi bu ülkede de çok tatlı insanlar olmasının yanı sıra hiç tanımasaydım dedirten insanlar da var. Örneğin eski ev sahibimle şimdiki ev sahibi kıyasladığımda aynı milletten olamazlar diyorum. Biri anahtarı ile çat diye içeri dalardı diğeri ise hanımı yanında olmadan apartmanın kapısından içeri girmiyor. Mangal yapınca bir tabak et doldurup gönderiyor. İyisi de var, kötüsü de. Herkesin hayata bakış açısı ve insanlara dayanma, tahammül etme eşiği farklıdır. Ama yine de burada güzel insanlar tanıyorsunuz. Markete gittiğinizde bir ürün aldınız diyelim, kasadaki insan sizi "o ürünü almayın, içinde alkol/domuz ürünü var" diye uyarır sizi, çünkü Türk olduğunuzu anlamıştır ve İslâmi hassasiyetinizi bilir. Dezavantajlarına gelince, tramvaya biniyorsunuz, kartınız yoksa ceza ödüyorsunuz ancak bu cezayı Boşnaklar değil de Türkler ödüyor. Burada bir ayrımcılık var. 

Yani iyisiyle kötüsüyle tonla örneğimiz mevcut. Velhasıl kelam. Bu ülkeye öğrenci olarak gelin de diyemiyorum, gelmeyin de diyemiyorum.  (Canan)

Bosna'da öğrenci olmanın ilk avantajı, bu ülkede okulun imkanları sayesinde iyi derecede İngilizce öğreniyorsun. İkincisi yabancı bir ülke olduğu için kendini farklı yönlerde geliştiriyorsun. Sonra bu ülkenin dilini ve kültürünü öğrenme fırsatı yakalıyorsun. Farklı milletlerden arkadaş ediniyorsun. Yeni bir çevren oluyor. Bir avantajı da yurt dışı ile ilgili prosedürleri tanıyorsun (oturum izni vs). Dezavantajları nedir derseniz, ailenizi özlüyorsunuz. Sadece İstanbul uçuşları olduğu için başka şehirlere aktarmalı ve yılda en fazla iki kere gidiyorsunuz. Yeni çevreye alışmak ilk etapta zor oluyor çünkü dil bilmiyorsunuz. Hastane ve sağlık sistemi çok kötü olduğundan bu konuda endişe hissediyorsunuz. Bir de sokak köpeklerinden ve ilaçlama olmadığı için böceklerden korkuyorsunuz. (Rabia)


Bosna'nın bana kattığı şeylerle başlamak isterim. Lisans ve yüksek lisans diploması. Türkiye'de elde edemeyeceğim düzeyde İngilizce bilgisi. Az da olsa Boşnakça. Ve tabi bana farklı bir kültürü tanımayı ve o kültürde yaşama fırsatını sağladı. Dostluğun ne kadar önemli olduğunu burada öğrendim. Doğası, havası, suyu, yeşiliyle çok güzel bir ülke Bosna. Buna karşın hayat standartları çok yüksek değil, kapitalizme dur deyişi beni kendine bağladı. Ancak bir yandan komünizmin etkileri ve sistemin zaman zaman tıkanması, bana Türkiye'yi arattı doğrusu. (Büşra)


Bosna'da yaşamanın avantajlarıyla başlamak istiyorum. Öncelikle Sırbistan, Hırvatistan, Karadağ, Makedonya ve Kosova'da konuşulan bir dili öğrenme şansı yakalıyorsunuz. Yeni bir kültürü yaşayarak öğreniyorsunuz. Boşnaklarla Osmanlı dönemine dayanan ortak bir kültürümüz var. Ülkenin doğal güzelliği gezmeye görmeye, yaşamaya değer. Bir öğrenci için gezip görülecek yerlerin bol olması üniversiteden keyif alması için önemli bir etken. Ayrıca burası yaşaması kolay bir yer. Başkent Saraybosna'da bile hayatın akışı çok yavaş. Ülke küçük, bu yüzden gün içinde birçok aktiviteye vakit ayrılabiliyor. Koşturmasız, telaşsız sakin bir hayat var burada tabi sınav dönemleri hariç. Bir gencin ailesinden bağımsız hayata atılıp kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmesi açısından da Bosna'nın çok avantajı var. Dışarıda yemek içmek Türkiye'ye kıyasla ucuz. Öğrenci dostu bu bakımdan. Et de inanılmaz ucuz. Dezavantajlarını düşününce, aileden uzakta olmak diyebilirim. Kur farkı da önemli bir dezavantaj. Aile 900 TL yatırırken o para burada 600 KM'ye düşüyor. Bunu ailelere anlatmak kısmı da oldukça zor. Toplu taşıma bu ülkede kötü, sadece şehrin başından sonuna giden tramvaylar var ve bu araçlar da çok eski. Çingenelerin çokluğu ve tehlikeli olmaları da bir dezavantaj. Sağlık hizmetleri ve hastaneler Türkiye ile kıyaslanamayacak kadar kötü. Bir de ülkede İslami hassasiyetlerin çok az olması beni rahatsız ediyor. Çocuk parklarında uygunsuz davranışlar sergileyen aşık çiftler ve kadınların haddinden fazla açık giyinmesi inançlı insanlar için rahatsız verici bir durum. İşin kötüsü zamanla bunlara alışıyor insan, işte bu yani kötüye alışmak da benim için en büyük dezavantaj. (Zeynep)



Bosna Hersek, Saraybosna öğrenci olarak kendinizi hayal ettiğiniz yerlerden değildir ta ki mezun olup gittiğiniz güne kadar... Sonrasında görürsünüz ki zaten birşeyleri hayal "etmemek" gerekir , birşeylerin hayalini "kurmak" gerekir.

Burdan yola çıkarak;Bosna ve yaşam öncelikle kişiliğimde kurmam gereken temel taşlarımı oluşturdu. Önyargılarımı, kişilere karşı davranış biçimleri ve en önemlisi herkesin benim gibi düşünmesi gerekmediğini bununla birlikte ülkemden ve ailemden uzak bir yaşam , hem kendimin kim olduğunu keşfetmeme , hem de ülkemde olan bir çok şeye dışardan bir göz olarak bakmamı sağladı.
Boşnak halkının Osmanlı dönemi geçirmiş fakat Batı karakteri taşıyan bir toplum olması, Doğulu biri olarak sivri olan bir çok yanımı törpülememe , güzel huylarıma ise sıkı sıkıya sarılmama sebep olmuştur. Bosna Hersek'te IUS'ta aldığım eğitim ise çeşitlilik ve çoklu düşünmemi sağlayan en değerli şeyimdir.
Saraybosna gibi küçük bir yerde eğitim görmek başlarda sıkıcı sonrasında şehiri tanıdığımda çok kaliteli bir yaşamın kapısını açtı bana. Dışarıda yemenin içmenin hem lezzetli hemde çok ucuz olması sosyalleşmenizde büyük bir etken oluşturuyor. Festivalleri kolayca takip edip çok ucuza çok büyük sanatçıların konserlerine gitmek benim en çok özlediğim şeylerden biridir. Balkan toplumunun sanata olan düşkünlüğü sayesinde, tiyatro, bale, klasik müzik konserleri gibi etkinlikler Türkiye'de çok ulaşılması zor olduğu için konuşulmaz bile ama Bosna'da en azından bir kere giderek fikir sahibi olmak çok kolaylık. Olumsuzluklarından en büyüğü benim için işsizlik oranının yüksek olması sebebiyle, part time iş gibi alternatiflerinin bulunmamasıydı ve birde tepkisiz batılı insanının ihtiyaç halinde umursamazlıklar he birde hastahaneler aman hasta olmayın :) Ama sanırım yukarıda saydıklarım ailenizden ve ülkenizden uzak olunduğunda nerede olursanız olun kaçınılmaz sondur:) Her şeyin ötesinde başta dedim ya Bosna'da okumayı hayal etmessiniz , mezun olduğunuzda hayallerinizde görmek için dua edersiniz ... (Rukiye)